AK PARTi GRUP TOPLANTISI
(2 ŞUBAT 2010)
Değerli misafirlerimiz,
Değerli Milletvekili arkadaşlarım,
Hanımefendiler Beyefendiler...
Sizleri yeni bir grup toplantımızda en kalbi duygularımla selamlıyor, tüm katılanlara misafirlerimize uzaktan, yakından hoş geldiniz diyor, toplantımızın ülkemize, milletimize, demokrasimize hayırlar getirmesini diliyorum.
Konuşmamın hemen başında az önce de anons edildiği gibi Antalya Milletvekilimiz, Mevlüt Çavuşoğlu kardeşimiz geçen hafta Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığına seçildi. Kendisi de bugün aramızda. Bir kez daha kendisini tebrik ediyor, bu önemli görevde başarılar diliyorum. Şu anda 2 yıl gibi bir sürede bu görevi götürecek. Temennimiz bu başarının bundan sonra da devamıdır.
Tabi ki bu gurur duyulacak bir gelişme, ülkemizin AK PARTi iktidarı döneminde uluslararası düzeyde artan önemini ortaya koyan bir gelişme. Türkiye'nin uluslararası kuruluşlarda gösterdiği etkinlik ve üstlendiği görevler sergilediğimiz dış politikanın önemini ve ağırlığını yansıtıyor.
2009-2010 yılları için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği'ne iktidarımız döneminde seçildik.
Medeniyetler İttifakı Projesi Eşbaşkanlığı'nı İspanya ile birlikte iktidarımız döneminde üstlendik.
İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği'ne bir Türk'ün seçilmesi ikinci dönem dahil yine AK PARTi iktidarı döneminde gerçekleşti.
Birleşmiş Milletler Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü Genel Direktörlüğü'ne bir Türk'ün gelmiş olması iktidarımız döneminde gerçekleşti.
BM Ortak Teftiş Birimi üyeliğinden tutunuz, Uluslararası Atom Enerjisi Yönetimi'ne, İşkenceyi önleme komitesine kadar birçok platformda üyelerimizle temsil ediliyoruz.
Değerli Arkadaşlarım, bütün bunlar kendi kendiliğinden olmadı. Her platformda, her zeminde kendimizi anlattık, tezlerimizi anlattık, öneriler getirdik, sorunların çözümünde aktif roller üstlendik.
Fakat Üzüntüyle ifade etmeliyim ki, şu anda ekranları başında bizleri izleyen milletime bunu özellikle duyurmak istiyorum: AK PARTi iktidarı, Türkiye'nin Uluslararası itibarını artırırken, konumunu yükseltirken, önemini ortaya koyarken, muhalefet partilerinin sergiledikleri tavır ülkemiz açısından içler acısıdır.
Bakınız, 61 yıldır Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ne üyeyiz. İlk kez bir Türk ve ilk kez Doğu Avrupa'dan bir ülke Meclis başkanlığını üstleniyor.
Bu Türkiye'nin başarısıdır, dikkat edin AK PARTi'nin demiyorum. Türkiye'nin başarısıdır, Türkiye'nin gururudur, ülkemiz adına mutluluk duyacağımız bir başarıdır.
Ama muhalefet bu başarıyı bile takdir etmek, bu mutluluğu bile paylaşmak erdemini gösteremiyor.
Bırakınız bu mutluluğu paylaşmayı, bırakınız tebrik etmeyi, Mevlüt Çavuşoğlu kardeşimizin Başkan olması aleyhine gelişen bir önergeye, CHP Milletvekili Sayın Birgen Keleş ne yazık ki destek veriyor, MHP Milletvekili Sayın Tuğrul Türkeş de oylamaya katılmıyor, salondan çıkıyor.
Mevlüt Çavuşoğlu kardeşimiz, 47 üye ülkenin 40'ından fazlasının teklifiyle Başkanlığa aday oluyor, ama Türkiye'nin muhalefet partisine mensup bazı temsilcileri adeta bu süreci engelleme çabasına giriyor. Hani milliyetçiydiniz ya? Nerde? Hani ülkeyi çok seviyordunuz? Nerde? Bu ne kindir ya? Bu nasıl bir yaklaşım tarzıdır.
Düşünebiliyor musunuz? Birçok devlet başkanı, dünya lideri arkadaşımızı arayıp kutlarken, şu ana kadar hiçbir genel başkan arayıp da "Tebrik ederim, hayırlı olsun" deme nezaketini gösteremedi.
Üstüne üstlük bir muhalefet milletvekili de MHP'li Ertuğrul Kumcuoğlu "Niçin Başmüzakereci Egemen Bağış arkadaşımız için Konsey'deki toplantıya katıldı" diye yazılı soru önergesi veriyor.
Biz, Türkiye'yi dünya gündemine taşırken, Türkiye'nin imajını, önemini artırmanın mücadelesini verirken, muhalefet hazımsızlıkla, küçük hesaplarla kısır tartışmalar üretmeyi sürdürüyor.
Muhalefetin çapı, vizyonu, idraki kaldırmasa da, biz, Türkiye'nin menfaatlerini korumaya, Türkiye'nin Uluslararası etkinliğini artırmaya devam edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım...
Yine bugün ekonomiye ilişkin iki yeni gelişmeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum:
Bildiğiniz gibi, Aralık ayı başında FİÇ REYTİNGS (Fitch Ratings) Kuruluşu Türkiye'nin kredi notunu iki puan birden artırarak BB + derecesine yükseltmişti. Ardından, Ocak ayı başında da MUDİİZ (Moodys) kredi notumuzu bir kademe artırdı ve BA2 seviyesine yükseltti.
Dün de, Japon Kredi Derecelendirme Kuruluşu JEY Sİ AR (JCR) Türkiye'nin uzun dönemli borçlanma notunu BB -‘den BB'ye yükseltti.
Şurası son derece önemli... Japon Derecelendirme Kuruluşu, not artırımına gerekçe olarak, Türkiye'nin küresel finans krizinde dış şoklara karşı dayanıklılığını gösterdi diyor.
Bir başka önemli gösterge de ihracata ilişkin... Türkiye İhracatçılar Meclisi, Ocak ayı ihracat rakamlarını dün yayınladı ve orada da umut verici bir gelişmeye şahit olduk.
Ocak ayında ihracat, geçen yılın Ocak ayına göre yüzde 12,5 oranında artış kaydetti ve 7 milyar 912 milyon Dolar olarak gerçekleşti.
Türkiye İstatistik Kurumu da 2009'un tamamı için resmi rakamlarla yıllık ihracatı yine geçtiğimiz hafta açıkladı. 2009'un tamamında ihracatımız, 102 milyar 165 milyon Dolar olarak gerçekleşti.
Dünyada devam eden ağır kriz şartlarına rağmen gerek kredi notumuzun artırılması, gerek ihracatta artış seyrinin devam ediyor olması değerli arkadaşlarım son derece olumlu gelişmeler.
Türkiye ekonomisinde, iç siyasetinde, sosyal yaşamında, dış politikasında bugün gerçekleştirdiği büyük değişimi aslında bundan 20 yıl, 30 yıl önce tamamlamış olmalıydı.
Ne yazık ki popülist politikalarla, statükocu zihniyetle, risk almayan, bedel ödemeyen, vesayetçi siyaset anlayışıyla maalesef bu değişim ve dönüşüm sürekli ertelendi. Ne dediler hatırlayın o dönemin siyasetçilerini? "Kim ne veriyorsa ben 5 mislini veriyorum" diyen siyaset tarzı, kaşıkla verdiğini kepçeyle aldı ve kısa vadede tesis ettiği o aldatmacı rahatlamaya orta ve uzun vadede misliyle halkımıza bedel ödettiler.
Merkez Bankası'nın personeline biraz fazla mesai yaptırdılar, ne yaptılar bol bol para bastırdılar, bol keseden dağıttılar ama hemen arkasından ne oldu? Onun bir gereği olan enflasyon yoluyla dağıttıklarını fazlasıyla geri aldılar.
CHP Genel Başkanı Sayın Baykal geçen hafta çıktı, partisinin grup toplantısında işçiyi, memuru, yoksulu, çiftçiyi, işsiz öğretmeni, 4/C'liyi herkesi maşallah bir anda kurtardı.
Bir kere Sayın Baykal'ın toplumun bu kesimlerini hatırlamış olmasından çok büyük bir memnuniyet duyduğumu burada ifade etmek isterim. Bu da bir ilerlemedir, nihayet bu, Türkiye'nin gerçek gündemine dönüş sinyalidir.
İşçinin, memurun, ataması yapılmayan öğretmenin, yoksulun, emeklinin sorunlarını Sayın Baykal maşallah bir kalemde çözüyor... Sırtında yumurta küfesi yok. Daha evli de değil bekâr.
20 bin öğretmenin atamasını yapıyor...
Her aileden bir kişiyi iş sahibi yapıyor...
4/C'yi kaldırıyor...
Formülün ne? Formül yok...
İşte bu, "Kim ne veriyorsa ben 5 mislini veriyorum" anlayışının tezahürüdür.
Dikkatinizi çekiyorum, Sayın Baykal'ın söylemi, tam da Grup Başkanvekillerinin ifade ettiği gibi, o sağcı, o populist siyaset söylemine tamı tamına denk düşen bir söylemdir.
Bu popülist tavır Türkiye'nin ekonomisini on yıllar boyu felç etmiştir.
Bu popülist tavır hiçbir sadre şifa olmamış, tersine ülkede her kesime ağır bedeller ödetmiştir.
Belli mağdur kesimlere mavi boncuklar dağıtan siyaset anlayışı, o mağdurların ahını almış ve 3 Kasım'da sandıkta bunlar ne olmuştur değerli arkadaşlarım tarihe karışmıştır.
Bakın, şu rakamları da buradan Sayın Baykal'a hatırlatmak isterim: 2003 yılından bugüne kadar 158 bini kadrolu, buraya lütfen dikkat edelim, ekranları başında bizi izleyen vatandaşlarıma sesleniyorum 158 bini kadrolu 70 bini sözleşmeli olmak üzere tam 228 bin öğretmenin atamasını bu iktidar gerçekleştirmiştir. Bildiğiniz gibi milli bütçemizin birinci sırasına iktidarımız döneminde 7 yıldır Milli Eğitim Bakanlığı oturmuştur. En fazla personeli her zaman için Milli Eğitim Bakanlığımıza vermişizdir. Bunlar hiçbir dönemde olmuş şeyler değil.
Bu yıl 40 bin yeni kadrolu öğretmen alımı yapıyoruz.
Tüm bu atamaları, bütçe imkanlarını zorlayarak yapıyoruz ve değerli arkadaşlarım eğitimi her şeyin önünde tuttuğumuzu artık bu işin içinde olan gerçekçi yaklaşım sahiplerinin hepsi biliyor. Ve bunu bundan sonra da aynı şekilde tutmaya devam edeceğiz. Çünkü buradan asla sapma yapamayız. Fakat tabi ki bu öğretmenlerimizi bizler yurt dışından getirmiyoruz, uzaydan ithal etmiyoruz, bu ülkenin çocukları içinden, bu ülkenin gençleri içinden atama yapıyoruz. Fakat bir taraftan mezuniyetler bir taraftan da tabi ki bütçemizin bu işe vereceği cevap bunlar önemli.
Devlet yönetimi değerli arkadaşlarım ciddiyet ister... Hele hele ekonomi yönetimi çok daha büyük ciddiyet ister...
Burada da bir şeyi ortaya koymak istiyorum. Şimdi bakınız değerli arkadaşlarım...
Ankara'da 6 haftadır TEKEL işçilerinin bir kısmı eylem yapıyorlar...Bakın burayı da altını çizerek söylüyorum. TEKEL işçileri eylem yapmıyor. TEKEL işçilerinin bir kısmı eylem yapıyorlar.
Bazı hususların açık açık bilinmesi, halkımıza da tüm boyutlarıyla, tüm netliğiyle anlatılması gerekiyor.
1992-2003 arasında tam 14 bin işçimiz, özelleştirmeler nedeniyle kıdem, ihbar ve iş kaybı tazminatları ödenerek işlerinden çıkarıldı. Değerli arkadaşlarım 92-2003. 11 yıl.
2004 yılında, işçi sendikalarıyla yaptığımız müzakerelerin ardından, bakın burası da çok önemli altını da çizerek ifade ediyorum, işçi sendikalarının talebi doğrultusunda onlarla birlikte çalışarak 4/C uygulamasını başlattık. Onlarla birlikte bu uygulamanın kararını aldık ve böylece bu süreç başladı. Birlikte başlattığımız bu süreci şimdi aynı sendikalar inkâr ediyorlar. 4/C'nin gündemden çıkarılması lazım. 4/C bir kölelik anlayışıdır diyorlar. Aynı kişiler diyor bunu. Bu nasıl dürüstlük? Bu işe ciddiyetle yaklaşmamız lazım. Biz dedik ki özelleştirmelerden dolayı kimse işinden olmayacak dedik.
Hatta, bizden önce işini kaybetmiş 14 bin işçiyi de 4/C kapsamına alacağız dedik ve aldık. Bu iktidar mı işçiye karşı? Bu iktidar mı işçisini bir kenara bıraktı?
Değerli kardeşlerim şu anda TEKEL'de bakın çalışan işçi demiyorum dikkat edin istihdam edilen işçi sayısı 10 bin 850 kişidir ve biz bu arkadaşlarımıza her ay yaklaşık 40 trilyon bugünün rakamıyla 40 milyon Lira maaş ödüyoruz.
Sendikalarla görüşmelerimiz oldu, dediler ki bir 6 ay bize müsaade, şu 6 ayı atlatalım ondan sonra problem yok. Gerek TÜRK-İŞ başkanı gerek TEK-GIDA-İŞ Başkanı gerek bir başka sendikacı arkadaşımız, yanılmıyorsam DEMİR-YOL-İŞ ve Kemal Bey, Maliye Bakanı birlikte oturduk konuştuk. Bize 6 ay. Bak dedik bunları artık kapatıyoruz. Yani bundan sonra artık böyle bir süreci devam ettirmemiz mümkün değil. Şimdi ben buradan sevgili vatandaşlarıma hitap ediyorum: Bakın bu olay bir özelleştirme olayı değildir. Bu özelleştirmenin dışında elimizde kalmış olan tütün yaprak depolarının tamamen tasfiyesi olayıdır, kapatılması olayıdır. Özelleştirme başka bir olaydır buraların kapatılması başka bir olaydır. Yani biz iki yıldır bu işçi kardeşlerimize buralar çalışmadığı halde, birkaç yer hariç, oralarda tütün yaprak işleme devam etti. Hatta Haziran'a kadar da Diyarbakır gibi Manisa gibi illerimizde hatta İzmir de dahil olmak üzere bu süreç deva edecek belki oralarda 500-600 kişi Haziran'a kadar bunu devam ettirecekler. Ama diğerlerinde bu işi bitirdik. Kapattık buraları. Şimdi kapatılan bir iş yerinde değerli arkadaşlarım sadece ihbar tazminatını verirsiniz, kıdem tazminatını verirsiniz işi bitirirsiniz. Bu iş hukukunda böyledir, çalışma hayatında böyledir. Bunu sendikalar gayet iyi bilir. Zaten bizimle de konuşurken böyle mi arkadaş böyle... Peki yapmak istediğiniz ne? Ama biz burada da ne yapıyoruz yine bir iyi niyet göstergesiyle diyoruz ki bu kardeşlerimizi biz yine 4/C kapsamına alalım. 4/C kapsamında biz bu işçi kardeşlerimize kalkalım, bu rakamları ödeyelim. Peki neydi 4/C'de verilen ücret? Asgari ücret 650 TL. Bunun üzerinde de çalıştık. Arkadaşlara dedim ki çalışın şunun üzerinde biraz daha bu rakamlarla oynayalım ve sadece TEKEL işçisini değil şu anda 4/C kapsamında ne kadar işçimiz varsa elemanımız varsa hepsini biz bu kapsam içerisinde değerlendirelim ve bu rakamlar değişsin ilköğretim mezunlarına 658 lira veriliyordu bunu 772 liraya çıkaralım dedik. Lise mezunlarına 739 lira veriliyordu bunu 856 liraya çıkaralım dedik, yükseköğretim mezunlarına 820 lira veriliyordu bunu da 938 liraya çıkaralım dedik ve bakanlar kurulu olarak bunu oturduk görüştük, müzakere ettik karara vardık. Sosyal güvenlik ve özlük hakları korunacak. Nedir o? Sağlık noktasında en ufak bir mahrumiyet söz konusu değil. Şimdi ne diyorlar? Yazılı ve sözlü medyaya sesleniyorum. Ve ülkem adına milletim adına kendilerine teessüf ediyorum dürüst davranmadıkları için. Biz emanetçiyiz. Biz bu milletin, tüyü bitmemiş yetimin parasının emanetçisiyiz biz. Bunu dürüst kullanmak zorundayız. Dedikleri şu: Günlerdir aç susuz bir simidi paylaşarak yiyorlar. Olay ajite ediliyor. İşte bakkallardan fırınlardan ekmekleri alıyoruz paylaşıyoruz o şekilde yiyoruz. Eğer onlar TEKEL işçisiyse değerli arkadaşlarım dün itibariyle hepsinin maaşı takır takır ödenmiştir. Ayrıca dün saat 15:00 itibariyle de kıdem ve ihbar tazminatları hepsinin hesabına yatmıştır. Asgarisi 20 bin liradan azamisi 80 bin küsura kadar tutan ortalamada 40 bin lira olma üzere kendilerine kıdem ve ihbar tazminatı hesaplarına yatmıştır. Nasıl oluyor da bu bir simidi paylaşarak yiyorlar? Nasıl oluyor da bir ekmeği paylaşarak yiyorlar? Hala maaşını alan insan durumundasın. Ha şimdi bizi bir ay daha kendilerine şu hakkı tanıyoruz eğer bu bir ay içerisinde Şubat sonuna kadar eğer ben 4/C'den istifade etmek istiyorum diyorsan rakamları açıkladık müracaatını bu 10 bin küsur TEKEL işçisi müracaat etmek suretiyle 4/C'den istifade edecektir. İlköğretim mezunlarının maaşlarını söyledim geldiği noktayı. Ortaöğretimdekini söyledik 772 lira lise mezunları 856 lira üniversite mezunları da 938 lira olmak üzere maaşlarını alacaktır. Ha bundan sonra artış olacak mı? Tabi ki olacaktır. Ama biz bu defa ne yaptık? Geçen hafta Perşembe günü kendileriyle görüştüm. Bakan arkadaşlarım Hayati Bey ve Mehmet Bey de yanımdaydı. Yine kendileri 3 tane sendika başkanı olarak TÜRK-İŞ başkanıyla geldiler. Kendileriyle konuştuk. Baktım ki orda sadece bir kıdem tazminatı noktasında sıkıntıları var. Bir iki konu daha söylediler. Dedim ki bakın biz şimdi kıdem tazminatlarının devamı noktasında eğer yasal bir mani yoksa bunun üzerinde arkadaşlarım çalışsın. Ama yasal mani varsa biz şu anda kıdem ve ihbar tazminatlarınızı vereceğiz ama yeni bir süreci başlattığımız için yeni süreci kıdem tazminatı alacak şekilde düzenleyeceğiz. Bunu da artı olarak ayrıca şimdi getirdik. Allah Allah dün geldiler şimdi tekrar istemezük. Biz bunu da kabul etmiyoruz. Kusura bakmayın biz yapılması gerekenin azamisini fazlasıyla yaptık. Değerli kardeşlerim 13 katrilyon biliyorsunuz zorunluluk tasarruf işçi ve memurdan kesilmişti. Bunu hiçbir iktidar ödemedi. Bizim iktidarımız bu paraları kendilerine takır takır ödedi. Biz ödedik.
Değerli arkadaşlarım konut edindirme yardımı adı altında bunlardan paralar kesildi ve kimse bunları ödemedi. Bunu da biz ödemeye başladık. Şu ana kadar 3 katrilyona yakın para ödedik ve ödemeye de devam ediyoruz. E bizim bu kadar yapıcı yaklaşımımız karşısında bu ajitasyonlar nedir? Bakıyorsunuz oraya giden kim? Sayın Baykal. Sayın Baykal sen önce senin partine bağlı belediyelerde hiçbir hak tanınmadan tasfiye edilenlerin git de durumuna bak. Önce onların sorununu çöz. Önce onu hallet. Dürüst davran. Bunların üzerinden yani TÜRK-İŞ'in önündeki birikmiş olan 300-500 tane işçi ki bunların yanına gelen bir çok uç kuruluşlar hiç alakası olmayan öğretmen olamayanlar birliği. Ne demek öğretmen olamayanlar birliği? Böyle şey mi olur ya? Yani Türkiye'de bazı şeyler cidden komikleşmeye başladı. Ne demek öğretmen olamayanlar birliği. Yani bunun bilgisayar ortamında imtihanı vardır girersin kazananlar kazanıyor. İşte bu yılda bak 40 bin alıyoruz. Bu 40 binin içine giren girecek bu 40 binin dışında kalan biz bu 40 binin dışında kaldık bizim ailemiz ne olacak? Kardeşim, dünyanın hiçbir yerinde bir fakülteyi bitiren veyahut da ne bileyim eğitim enstitüsünü bitiren değişik uygulamaları var, öğretmen oluyor diye bir şey yok ki. Aynı şekilde üniversiteyi bitiren herkes iş buluyor diye bir şey yok ki. Yani bugün dünyanın en ileri ülkesi Amerika'da işsizlik 9'a ulaştı. Yüzde 9. Japonya'ya gel felaket. İspanya 8 küsurdan yüzde 18'e çıktı işsizlik ve onlar da tabi işçi-memur diye bir ayrım yok. Onlarda sadece çalışanlar var. Anlayış onlarda bu. Bizde işçi memur ayrımı var geçen gün söyledim. Gelin dedim, işçi memur sendikaları bir araya gelsin. Birleşsinler çalışanlar adı altında sendikalarını kursunlar hepsiyle bırakın toplu görüşmeyi toplu sözleşmeyi yapmış olalım. Çözsünler bu işi aralarında. Ama işlerine gelmiyor. Birisi bir taraftan vurmak istiyor, birisi bu taraftan vurmak istiyor. Kusur bakmasınlar biz bu ülkeyi anlı şanlı yöneteceğiz. Anlı şanlı yöneteceğiz.
Biz her seferinde yapıcı davrandık, her seferinde olumlu davrandık. Her seferinde sorunun çözümü için gayret içinde olduk. Ben sendikacılıktan geliyorum. Ben hayatımın çok ciddi bir kısmını işçi olarak yaşadım. Ve şu anda TÜRK-İŞ'in içinde olanların büyük bir kısmı da beni bu noktada çok iyi tanır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığımda kendilerine ne tür haklar kazandırdığımı çok iyi bilirler... Ve bildikleri halde, bütün bu, şu andaki uygulamaları yapanlar dürüst davranmıyorlar, samimi davranmıyorlar. Onun için bu hatırlatmayı yapmayı kendim için görev telakki ediyorum.
Maalesef, biz bu olumlu yaklaşımı işçi tarafında bulamıyoruz. Çünkü olay ideolojik grupların, aşırı uçların istismarına dönüşmüştür. Ve şu anda oradaki belli bir grup da, ne yazık ki bu oyunun içinde, bu tuzağa düşmüş vaziyette...
Ve TEKEL işçilerinin eylemi tamamen amacını aşmıştır.
Amaç hak arayışı değil, Hükümete karşı aleni bir kampanyaya dönüşmüştür...
Pankartlara bakın, sloganlara bakın... Şahsımı, partimi hedef alan, edep dışı, terbiye dışı bir üslup kullanılıyor.
CHP bu işçi kardeşlerimi istismar ediyor, MHP istismar ediyor... Ve 1992-2003 arasında bu ülkede CHP de, MHP de iktidar ortağı oldular. Onların döneminde özelleştirme sonucu insanlar işinden oldu. 14 bin işçi sokağa terk edildi onların iktidarları döneminde. Geldik, o işçileri 4/C kapsamına biz aldık, biz istihdam ettik.
Bunların içinde medya kuruluşları var. Marjinal örgütler buradaki işçileri hala istismara devam ediyor medyayı da kullanarak...
Çetelerin yapamadığını, hukuk dışı örgütlenmelerin yapamadığını, kirli senaryoların başaramadığını, şimdi bu türden olumsuz olayları abartarak, ajite ederek, kışkırtarak başaracaklarını zannediyorlar.
Ben oradaki işçi kardeşlerime tekrar söylüyorum: Kullanılıyorsunuz...
3 milyonu aşkın işsizin vebali var, işçilerin, asgari ücretlilerin vebali var, memurların, emeklilerin vebali var... Tüyü bitmedik yetimin vebali var.
Bizim 4/C kapsamında çalışacak işçilere teklif ettiğimiz ücretle çalışacak bu ülkede milyonlarca işsiz var, milyonlarca Asgari ücretli var.
Burada oynanan oyunu iyi görmeniz gerekiyor değerli arkadaşlarım, bunu özellikle bugün buradan kendilerine duyurmak istiyorum...
Buradaki olay, hak arayışı içinde, masum talepler peşinde bir işçi eylemi olmaktan çıkmış, hükümete karşı yeni bir senaryonun parçası olmuştur.
Ben, TEKEL'de çalışan ve önceki gün itibariyle kıdem ve ihbar tazminatları hesaplarına yatan tüm işçi kardeşlerime şunu tekrar hatırlatıyorum: Kamuda çalışmaya devam etmek isteyen arkadaşlarımız gitsinler, sözleşmelerini imzalasınlar...
Eylemdeki işçi arkadaşların da eylemlerini artık sonlandırarak evlerine dönmeleri çağrısında bulunuyorum.
Şunu da bir kez daha açık açık ifade ediyorum: Hazinemizdeki her bir kuruş, milletimizin bize emanetidir. Her bir kuruşta tüyü bitmedik yetimin hakkı var ve biz o hakkı çarçur etmeyecek, milletin emanetini asla bir defa suistimalle, halel etmeyeceğiz, halel getirmeyeceğiz.
Değerli kardeşlerim, bir şey daha söyleyeyim, şu anda yapılan eylem yasal değildir. Ne Abdi İpekçi'de yapılan, ne TÜRK-İŞ önünde yapılan; bunlar yasal değildir.
Fakat biz şu anda bu demokratik davranışımızı bu ay sonuna kadar sürdüreceğiz. Bu yasal olmayan sürece bu ay sonuna kadar sabrediyoruz. Ama bu ay sonu 4-C ile ilgili işlem bittikten sonra, artık yasal olan adım neyse, bu adımı bu defa biz atacağız. Bunu da ayrıca söylemek isterim...
Çünkü kusura bakmasınlar, bu ülke yolgeçen hanı değildir, bu ülkenin sahipleri var...
AK PARTi iktidarıyla birlikte Türkiye'de bir şeyler değişmeye başladı, hem de ciddi şekilde, köklü şekilde, umut verici şekilde değişmeye başladı.
Sadece şu son 2 hafta içinde yazılan, çizilen, konuşulan, tartışılan mevzulara bakınız... Sadece onlar bile Türkiye'nin ne kadar değiştiğini, ne kadar özgür bir ülkeye dönüştüğünü, demokratikleşme yolunda nasıl bir mesafe kaydettiğini ortaya koyuyor.
Ortada karanlık bir iddialar var, çirkin, kirli bir senaryo var... Ancak bu vahameti umuda dönüştüren, bu senaryonun açık açık tartışılması, her boyutuyla masaya yatırılması, özgürce eleştirilebilmesi, en önemlisi de hukukun konusu olabilmesidir.
Türkiye tek yürek halinde bu meseleyi konuşurken, Ana Muhalefet Partisi'nin her zaman yaptığı gibi meselenin üzerini örtmeye çalıştığına, meseleyi farklı yerlere çekmeye çalıştığına da ibretle şahit oluyoruz.
Sanki demokrasinin tarafı değilmiş gibi, sanki sivil siyasetin tarafı değilmiş gibi, sanki hukukun tarafı değilmiş gibi, perdeleme yapmaya, çarpıtma yapmaya devam ediyor.
Sayın Baykal, bu planların, bu iddiaların tek hedefi AK PARTi iktidarı değildir, bunun da altını çiziyorum; Türk demokrasisidir, sivil siyasettir, milli iradedir.
AK PARTi'yi gözden düşürecek, devre dışı bırakacak karanlık hesaplar sanma ki, senin önünü açar, seni iktidara taşır...
Bırak bu tür ucuz hesaplar yapmayı da bir kez olsun, demokrasiyi savun, hukuku savun, sivil siyaseti savun.
Sayın Baykal bir kez olsun adaleti savun, halkın hakkını hukukunu savun...
Maalesef bunu medya içinde de yapanlar var... Bakıyorsunuz, Sayın Baykal işaret fişeğini yakıyor, hemen arkasına, onun vagonları durumunda olanlar var, takılıp duruyorlar... Hemen, anında... Ertesi gün bakıyorsunuz, aynı istikamette yazıp çizmeye başlıyorlar.
Meselenin tartışılıyor, konuşuluyor olmasından rahatsızlık duyanlar da var tabii... Konuyu farklı noktalara taşımak isteyenler var... Onların tam tersi uçta yer alıp, Hükümeti, yine söylüyorum, gaza getirmeye çalışanlar var.
Biz, devlet ciddiyeti ve sorumluluk çerçevesinde hareket etmek zorundayız. Yani devletin kurumlarını gaza getirmeyi, bizim devletin kurumlarıyla çatışma içerisine girmemizi arzu edenler var. Yani biz Silahlı Kuvvetlerimizle, şöyle bir güler yüz olarak, oturup konuştuğumuzda, "Aa burada bir şey var"; polisimizle şöyle oturup bir dertleştiğimizde, aynı sofrada bir yemeği paylaştığımızda, "Hayırdır ya, ne oluyor? Bir gelişme mi var? Böyle olmaması lazım" gibi yaklaşımlar var... Bunları anlamak mümkün değil.
Hayır, niye rahatsız oluyorsunuz? Bu ülkenin bütün kurumları bir ve beraber... Bu ülkede demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak, daha ileri seviyelere ulaşmayı, yaklaşmayı amaç edinmemeli mi? Bundan niye rahatsız oluyorsunuz?
Ama biz onlar kadar sorumsuz davranamayız. Çünkü biz sırtımızda yumurta küfesi taşıyoruz. Hassas olmak, sağduyulu olmak, serinkanlı davranmak durumundayız. Milletimizin kazanımlarını, ülkemizin selametini hassas bir şekilde korumak, gözetmek durumundayız.
Bizim hassasiyetimizi, AK PARTi'nin iktidarını sürdürmesiyle izah etmek son derece yanlış olur. Bizim hassasiyetimiz, değerli arkadaşlarım, milli iradenin, demokrasinin, hukukun kurumsallaşmasına, sistemin çağdaş standartlara ulaşmasına yöneliktir.
Bu bir koltuk kavgası değildir, bu bir demokrasi ve hukuk mücadelesidir.
Bu kişisel bir ikbal mücadelesi değildir, bu, Türkiye'yi aydınlık geleceğe ulaştırma, Türk milletinin hak ve hukukunu geliştirme mücadelesidir.
Biz, aynı hassasiyeti, aynı soğukkanlılığı siyaset adamlarında görmek istiyoruz.
Tüm bu ve benzeri iddialar karşısında Sayın Baykal'ın takındığı tavır, açık söylüyorum tarihe kara bir leke olarak kazınacak, asla unutulmayacak, siyaset derslerine konu olacak bir tavırdır.
Gerek Ergenekon davası konusunda, gerek darbe iddiaları konusunda Sayın Baykal'ın kullandığı şu tanımlamaları, affınıza sığınarak burada hatırlatmak isterim:
"Skandal, fiyasko, safsata, tuzak, pusu, intikam operasyonu, Cumhuriyet'le hesaplaşma, abuk subuk işler, deli saçması, masal bunlar, geri zekalıların bile inanmayacağı şeyler, Aşk-ı Memnu Dizisi..."
Bu sıfatlar, bu tanımlamalar ne için kullanılıyor? Çete iddiaları niçin kullanılıyor, yargıda olan bir dava için kullanılıyor, darbe iddiaları için kullanılıyor...
Biliyorsunuz, bununla da kalmadı, çok daha ileriye gitti ve "çetelerin avukatı olduğunu" ilan etti, arkadaşları gidip mahkemede avukatların sıralarında duruşma izledi.
Danıştay'a saldıran, orada cinayet işleyen saldırganın savunulduğu tarafta CHP'nin ne işi var?
Her fırsatta Atatürk'ün partisiyiz diye övünüyorlar... Madem öyle, Atatürk'ün partisini o sıralara taşımaya ne hakkınız var?
Evet... Türkiye tarihi bir dönüm noktasında bulunuyor ve hiç kuşkunuz olmasın, tarih, kimin nerede durduğunu, neyi savunduğunu, hangi tarafı tuttuğunu da mutlaka kaydedecektir.
Bizi, "mağdur rolü oynamakla" itham edenlere de buradan seslenmek istiyorum...
AK PARTi hiçbir zaman mağdur rolü oynamadı, oynamamıştır, oynamayacaktır da. Tam tersine AK PARTi, o eski siyasetçilerin yaptığını yapmamış, sineye çekmemiş, başını öne eğmemiş, milletin de başını öne eğdirmemiştir.
Bize yönelik hiçbir hukuk dışı girişim karşısında boynumuzu bükmedik. Ne dedik? Dik duracağız, ama dikleşmeyeceğiz, dedik.
Biz yetkimizi milletten alıyoruz, biz millete karşı sorumluyuz ve milletin başını öne eğdirecek hiçbir girişimde AK PARTi'yi bulamazsınız, bulamayacaksınız...
Bakıyorsunuz, bir kısım grup veya bir kesim çıkıyor senaryonun ortaya çıkışıyla ilgili zamanlamayı eleştiriyor.
Bir kesim çıkıyor, "Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratıyorsunuz" diyor.
Bir başkası çıkıyor, senaryonun oluşumundan gündeme gelişine kadar her aşamada AK PARTi'yi itham ediyor.
Bir başkası çıkıyor, "niye üzerine gitmiyorsunuz" diyerek bize gaz vermeye çalışıyor. Bir kısmı da çıkıyor, Hükümete tepeden tırnağa bindiriyor.
Ama aynı kesimler, sorunu görmekten, muhataplarını görmekten ısrarla kaçınıyor, meselenin üzerini örtmek için kırk dereden kırk ayrı su getiriyor.
Değerli arkadaşlarım... Bizim her konuda ölçütümüz demokrasi olmuştur, hukuk olmuştur...
Bu ve benzeri meselelerde de AK PARTi olarak hukukun üstünlüğünü her şeyin üzerinde tutmaya devam edeceğiz.
7 yıl boyunca bunu yaptık, bundan sonra da yapacağımız budur, takınacağımız tavır budur.
Kurumları yıpratmak hiç kimsenin haddi değildir, hiç kimsenin bunu yapmasına biz yürütme olarak izin vermeyiz; ancak, yanlış yapanların hoş görülmesine, yanlışlığın yok sayılmasına da fırsat vermeyiz, vermemeliyiz.
Kurumlarımızın dışarıdan yıpratılmaması konusunda ne kadar hassas isek, içeriden yıpratılmaması noktasında da aynı hassasiyeti taşıyoruz.
Ne dışarıdan ne içeriden hiç kimse kurumlarımızın saygınlığını zedeleme hakkını kendinde göremez, görmemeli.
Belli kişilerin yaptıkları yanlışları bahane ederek kurumlarımızı top ateşine tutmak ne kadar yanlışsa, yapılan yanlışları görmezden gelmek de o kadar yanlıştır, o kadar zarar vericidir.
Herkes hukuka, hukuki süreçlere saygı duymak, sabırla adaletin tecelli etmesini, gerçeklerin ortaya çıkmasını beklemek durumundadır.
Bakın, geçen hafta çeşitli vesilelerle ifade ettim: Hiç kimse, doğuştan edindiği dili dolayısıyla, rengi dolayısıyla, etnik kökeni dolayısıyla, din ve mezhep tercihleri dolayısıyla suçlu addedilemez, cezalandırılamaz, tehlike olarak görülemez.
Tehdit ve tehlike, hukuka, anayasal düzene karşı oluşan somut riskler, somut girişimlerle belirlenir.
Bu Alevidir, bu Sünnidir, bu Türk'tür, bu Kürt'tür, bu Romandır, bu Müslümandır, bu Hıristiyandır, bu Musevidir, başını örter, namaz kılar, alkol kullanır, vesairedir diyerek, kimse ama kimse potansiyel suçlu ilan edilemez, tabii adının yanına da not düşülemez, fişlenemez, tehdit olarak görülemez.
Eğer bu özellikleri taşıyan kişiler illegal faaliyetlerde bulunur, anayasal nizama karşı somut bir karşıtlık içine girerlerse ancak o zaman hukuk çerçevesinde değerlendirmeye alınırlar.
Türkiye bir hukuk devletidir... Devlet karşısında olduğu gibi hukuk karşısında da hiç kimsenin diğerine karşı ayrıcalığı yoktur, olamaz.
Suç işleyen bağımsız mahkemelerde yargılanır ve cezasını alır.
Elbette suçu önleme mekanizmaları olacak, elbette istihbarat faaliyetleri olacak... Ama bu, hukuku çiğneyerek, insan onurunu ve insan haklarını çiğneyerek, hele hele kendi vatandaşını potansiyel tehdit olarak görerek yürütülemez.
Bu konuda geçmişte yanlışlar yapılmış olması, bunu teamül haline getiremez, geleneksel bir yöntem haline asla getiremez.
"Neden bugün? Neden şimdi? Neden 7 yıl beklediniz" diye soranlara da diyorum ki: Türkiye bu demokratik olgunluğa bugün ulaşmıştır, şartlar bugün oluşmuştur, buraya kolay gelmedik, onun için bugün, bu konuları ele alıyoruz.
Ama bunu yazan çizenlere de ayrıca söylüyorum... Şöyle 10 yıl öncesine bir gidelim bakalım... 10 yıl öncesinde köşende böyle yazı yazabiliyor muydun? Var mıydı böyle bir şey? "Ferman buyurdunuz efendim", diyordunuz. O günlerinizi çok iyi biliyoruz. Çok çok iyi biliyoruz.
Muhalefet partilerinin en başından itibaren "hesaplaşma" gibi, "intikam" gibi, "kurumlar arası çatışma" gibi asılsız, mesnetsiz kavramlarla kışkırttıkları süreç, tam tersine ülkemizin tamamı için, 72,5 milyon vatandaşımızın tamamı için ortaya konulan kararlı bir demokratikleşme mücadelesidir, bu böyle bilinmeli.
Muhalefet bu sürecin ne kadar dışında kalırsa kalsın, kurumlarımızda bu noktada tam bir iradenin mevcut olduğunu görüyorum. Bu süreç, altını çizerek ifade ediyorum, kurumlarımızla işbirliği içinde, iletişim içinde, koordinasyon içinde yürüyor.
Değerli arkadaşlarım, değerli misafirlerimiz, bugün medeni bir şekilde, yapıcı bir üslupla, birbirimizi kırmadan dökmeden, korkmadan çekinmeden Türkiye'nin tabu sayılan meselelerini konuşuyoruz.
Demokratik Açılım süreci adı altında ülkemizin her kesiminin her sorununu masaya yatırıyor, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesini hayata geçirmeye çalışıyoruz.
Kürt meselesini konuşuyoruz, Roman meselesini konuşuyoruz, Alevi Çalıştaylarını bitirdik. Şimdi sonuç bildirgesi hazırlanıyor. Terörü en geniş anlamıyla tartışıyoruz.
Ülkemizdeki azınlıkların sorunlarını konuşuyoruz.
Ekonomik sorunlarımızı, Doğu-Batı ayrımı yapmaksızın, Kuzey-Güney ayrımı yapmaksızın masaya yatırmış durumdayız ve buralara çözümler ürettik, üretiyoruz. Ve bunları cesaretle ele aldık.
Ve sorunlar tüm taraflarla görüşülerek yapılıyor, bu konuda sözü olan, önerisi olan herkesle konuşuldu, konuşuluyor. Örneğin, devlet ilk kez Alevi vatandaşlarımızla bu boyutta, bu ciddiyette bir araya geldi ve onların taleplerine kulak verdi. Şimdi bu 7 çalıştay bir rapor halinde şahsıma sunulacak, biz de buna göre üzerinde değerlendirmelerimizi yapıp, yol haritamızı belirleyeceğiz. Kısa vadede neler yaparız, orta vadede neler yaparız, uzunda neler yaparız...
Aynı şekilde, Roman vatandaşlarımızın sorunları... Onlarla birlikte de çalışmalar yapıldı, yapılıyor. Ve orada da ilginç gelişmeler var.
Tabii bu ülkede eğer sorunları kimin daha fazladır, diye düşünürseniz, bakın bu da kamuoyu araştırmalarımdır, sorun itibariyle bu ülkede etnik unsurlar içerisinde en büyük soruna sahip olan kitle Romanlardır. Bu da tespitlerdir, bunu da içim ciddi manada burkularak söylüyorum.
Pekiyi bugüne kadar gelenler bunları arayıp buldu mu? Bize tavsiye edenler ne diyor, biliyor musunuz? "Ya nereden çıkardınız bu işi? Ülkenin başına yeni bir dert mi saracaksınız?" diyor. Eğer bu ülkeyi yöneteceksen, her biri ile uğraşacaksın, her birinin sorununu dinleyeceksin. Bununla ilgilenelim, bununla ilgilenmem, diyemezsin. O da benim vatandaşım, o da benim kardeşim, tabii ilgileneceğim. Onu da kendim için, ülkem için bir zenginlik olarak görüyorum. Ve bunu da en güzel şekilde değerlendireceğiz. Kaçamayız, zira biz yaradılanı Yaradandan ötürü seven bir anlayışla bu yola koyulduk, tabii ki seveceğiz. Burada bir ayrıma gidemeyiz.
Tek başına Türkiye'nin bu seviyelere gelmiş olması, bu zemine kavuşmuş olması çok büyük umutlar taşıyor.
Türkiye'de bu zemini tesis eden, bu zemini inşa eden AK PARTi olmuştur. Tüm engellemelere, tüm tehditlere rağmen AK PARTi Türkiye'yi buralara taşımıştır.
Daha iyisini de yapabiliriz ve Allah'ın izniyle, milletimizin desteği ve hayır duasıyla çok daha iyisini yapacağız.
Somut adımlarla süreci destekleyeceğiz. Türkiye'nin tıkandığı her noktayı, takıldığı her engeli, Türkiye'yi yavaşlatan her yükü bertaraf ederek aydınlık yarınları birlikte inşa edeceğiz.
Bu bizim sorumluluğumuz, hem de tarihi sorumluluğumuz ve biz bu sorumluluğu hakkıyla yerine getireceğiz.
Değerli arkadaşlarım...
Bugün bildiğiniz gibi, Parlamentoda, Genel Kurul'da bir gensoru önergesine var. Buna değinmek durumundayım.
MHP, Çalışma Bakanımız hakkında bir gensoru önergesi verdi ve gensorunun gündeme alınıp alınmaması bugün oylanacak.
Tabii ben burada ayrıntısına girmek istemiyorum... Ancak MHP'nin üç buçuk yıllık iktidarındaki çalışma hayatı şartları ile bugünkünü kıyasladığınızda aradaki uçurum çok daha iyi fark edilecektir.
Asgari Ücret'ten Zorunlu Tasarrufa, Konut Edindirme Yardımlarından 1 Mayıs'a, Demokratik hakların kullanılmasından Sosyal Güvenlik ve Sağlık Sistemine kadar her alanda devrim niteliğinde reformlar yaptık.
Şimdi siz bu bakanlık ve bu bakan hakkında gensoru veriyorsunuz. İzan gerekir, izan...
MHP, bu gensoru önergesini vererek, kendi iktidarları dönemiyle bugünün kıyaslanması için de AK PARTi'ye bir fırsat sunmuştur, onu da söyleyeyim.
Bu fırsatı görüşme esnasında en iyi şekilde kullanacak, 7 yıl boyunca yaptıklarımızı detaylarıyla anlatacak, yaptıklarımızla ve yapacaklarımızla önergeyi ele alacağız.
Değerli arkadaşlarım...
Tabii artık bu gensoru olayının da maalesef suyu çıktı. İkide bir, "Acaba Parlamentoyu nasıl meşgul ederiz, nasıl engelleriz, nasıl zamandan çalarız?" mantığıyla, anlayışıyla bu gensorular veriliyor. Bir şey çıkacağından değil, bütün dertleri dostlar alışverişte görsün...
Ve ben tabii bütün arkadaşlarımızla beraber, bugün bu gensoruyla ilgili görüşmelerde Parlamentoda olacağız. Ve orada zaten tabloyu sizler bizlerle beraber yaşayacaksınız. Ekranları başında izleyenler bunu bizimle beraber yaşayacaklar. Fakat gönlümüz tabii bu ülkede "Sen ne yaptın?" sorusuna karşı, bunların "Ya ben de şurada şunu yaptım" demelerini beklemek... Ama bugüne kadar böyle bir şeyi bunlar söyleyemediler.
Bakın, millet, hep söylüyorum, şu MHP'ye 5 yıl iktidar görevi verdi. Değerli arkadaşlarım, 5 yıl bu ülkeyi yönetemedi MHP. Ne yaptı? 3,5 yılda kaçıp gitti. Bunla bu... Hadi, kalsaydın ya, niye gittin? Yürütseydin, yürütemedi, yürütemez... Bunlarda bu güç, bu irade yok... Bu anlayış yok... Bunlar sırtlarında küfre olmadığı için, çok rahat atıp tutuyorlar, olay budur. Başka bir şey yok...
İşte az önce sizlere Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki yaklaşımlarını da söyledim. Dert bu...
Başarılı bir hafta temenni ediyorum.
Tüm misafirlerimize tekrar hoş geldiniz diyorum. Yolunuz açık olsun, diyorum, bahtınız açık osun, diyorum. Kalın sağlıcakla, diyorum.
ana sayfa |
haberler sayfası