Recep Tayyip Erdoğan


AK PARTİ GRUP TOPLANTISI
(3 KASIM 2009 SALI)



Değerli misafirler,
Değerli milletvekilleri arkadaşlarım,
Hanımefendiler, beyefendiler,
Haftalık grup toplantımızın başlangıcında sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.
Bugün, ülkemiz için, milletimiz için, demokrasimiz için fevkalade önemli bir yıldönümünü hep birlikte kutluyoruz.
Tam 7 yıl önce bugün, 3 Kasım 2002'de Türkiye tercihini yaptı ve AK PARTi'yi tek başına iktidara taşıdı.
3 Kasım 2002 seçimleri, Türkiye için, aziz milletimiz için yeni bir dönemin başlangıcı, bir dönüm noktası, demokratik tarihimizde adeta bir milat olmuştur.
AK PARTi'yi tek başına iktidara getirirken, koalisyon dönemlerine, istikrarsızlığa, güvensizliğe, öngörüsüzlüğe, belirsizliğe milletimiz son vermiş; güçlü, genç, dinamik, heyecanlı, coşkulu bir kadroyu işbaşına getirmiş, yeter! Söz de, kara da milletindir" demiştir.
Aziz milletimiz, 3 Kasım seçimleriyle, çözüm üretemeyen siyaset tarzına son vermiştir. Çağın gerisinde, dünya gerçeklerinin gerisinde, Türkiye gerçeklerinin gerisinde kalan siyasetçi profilini reddetmiş, tedavülden kaldırmış, meclisin dışında bırakmıştır.
Türkiye'nin potansiyelini fark edemeyen, milletin arzu ve taleplerini göremeyen, dünyadaki değişimi izleyemeyen, yaşı geçmiş, heyecanı kaybolmuş, ufku daralmış siyaset anlayışının üzeri, 7 yıl önce 3 Kasım seçimlerinde, milletimiz tarafından çizilmiştir.
Bakınız, bu seçimler, rakamsal, orantısal sonuçların ötesinde, bir iktidar değişiminin ötesinde, bir zihniyet devrimini, iç politikada, dış politikada, ekonomide ve sosyal yaşamda bir dönüşümü beraberinde getirmiştir.
3 Kasım seçimleri ve ardından AK PARTi olarak siyaset etme tarzına kazandırdığımız yeni anlayış, Türkiye'nin bundan sonra asla eskisi gibi olmayacağını da ortaya koymuştur.
AK PARTi, 7 yıllık iktidarı süresince, siyasete üslup kazandırmış, seviye kazandırmış, heyecan, dinamizm ve coşku kazandırmıştır.
7 yıl boyunca, çözümsüzlüğün bir çözüm olmadığını, çözümsüzlüğün bir siyaset tarzı olmadığını ve olamayacağını bu kadro ispat etmiştir.
On yıllar boyunca konuşulan, tartışılan; Türkiye'ye kaynak ve vakit kaybettiren meseleler, bizim dönemimizde çözülmüş ya da çözüm yoluna girmiştir.
Konuşulmasına, tartışılmasına dahi cesaret edilemeyen, adeta tabu gibi görünen nice mesele, bu dönemde özgürce konuşulmuş, cesaretle çözüm sürecine sokulmuştur.
Siyasetin, hukukun, demokrasinin önünü kapatan birçok engel ortadan kaldırılmış, Türkiye bir gerilimler ülkesinden bir istikrar ülkesine, bir özgürlükler ülkesine dönüşmeye başlamıştır.
7 yıl sonra aziz milletimiz şunu artık çok net olarak görüyor: Türkiye'nin ufku, tarihinde hiç olmadığı kadar açıktır. Türkiye'nin itibarı yükselmiştir. Türkiye, güçlü demokrasisi ve güçlü ekonomisiyle, hak ettiği, arzuladığı, özlemini ve hasretini çektiği seviyelere ulaşmaktadır.
Değerli arkadaşlarım,
3 Kasım 2002 seçimlerinin sonuçlarını AK PARTi olarak doğru okuduk, doğru analiz ettik, mesajları kavradık ve her şeyden önemlisi, milletimizin bize yüklediği emanetin ne kadar yüce, ne kadar kutsal olduğunun her an bilincinde olduk.
Bu bilinç sayesindedir ki, 3 Kasım sonrasında gerçekleşen 3 seçimden de parti olarak, oylarımızı artırarak, birinci parti olarak, milletimizin tercihine daha fazla mazhar olarak çıkmayı başardık.
Demokrasi tarihimizde hiçbir siyasi partiye nasip olmayan başarılara, aziz milletimizin güveni ve, altını çizerek ifade ediyorum, hayır duaları sayesinde hamdolsun ulaştık.
7 yıl boyunca türlü badirelerle karşılaştık.
Milletimizin bize teslim ettiği emaneti, milletimizin tercihlerini yok sayarak bizden koparıp almak isteyenler oldu.
Zaman geldi hukuk zorlandı.
Zaman geldi kirli senaryolar uygulandı.
Tahriklerle, komplolarla, çeşitli hilelerle, iftira ve ithamlarla partimiz yıpratılmak istendi.
Tüm bu girişimler karşısında bizler soğukkanlılığımızı kaybetmedik, sağduyumuzu kaybetmedik, sabrımızı yitirmedik... Ancak, milletin tevdi ettiği emanete uzanan ellere karşı da boynumuzu eğmedik, taviz vermedik, diklenmeden dik durduk.
Şunu buradan bir kez daha, üstelik, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 86'ıncı yıldönümü haftasında, altını kalın çizgilerle çizerek ifade ediyorum:

Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir...
Türk Milleti, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır...
Egemenliğin kullanılması, hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye veya sınıfa bakılmaz...
Hiç bir kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz...

Ve şunu da ifade etmek istiyorum... AK PARTi var olduğu sürece, hiçbir hukuk dışı güç, hiçbir hukuk dışı örgütlenme, hiçbir çete, hiçbir mafyatik oluşum, milletin yetkisine, milletin emanetine el uzatamaz, uzattığı anda karşısında hukuku bulur, uzattığı anda karşısında milleti bulur, uzattığı anda karşısında AK PARTi'yi bulur.
Biz var olduğumuz sürece, bu can bu tende var olduğu sürece, hiç kimse Türkiye'yi farklı mecralara, karanlık maceralara sürükleyemez, kirli emellerini, kirli senaryolarını uygulama fırsatını elde edemez.
Bakınız, Türkiye, 2003-2008 arasında ortalama yüzde 6 oranında büyüme kaydetmiştir.
2002 yılında tüm dünya ülkeleri arasında 26'ıncı sırada olan Türkiye ekonomisi, bugün dünyanın en büyük 17'inci ekonomisi konumuna yükselmiştir. Fevkalade bir aksilik olmazsa yıl sonu itibariyle inşallah bir kademe daha alıyoruz, 16. sıraya yükseliyoruz.
7 yıl önce göreve geldiğimizde GSYİH 230 milyar dolardı. 2008 yılı sonu itibariyle 742 milyar dolara yükseldi.
36 milyar dolar olan ihracatımız, 2008 sonunda 132 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır.
Küresel krize rağmen Türkiye ekonomisi sarsılmamış, savrulmamış, dengelerini muhafaza ederek dimdik ayakta kalmıştır...
Böyle bir Türkiye'den kim rahatsızlık duyabilir?
Türkiye'nin büyümesinden, ilerlemesinden, kalkınmasından kim neden rahatsızlık duyabilir?
Türkiye'nin bu kutlu yürüyüşünü kim neden ve nasıl akamete uğratmaya niyetlenebilir?
Türkiye'nin büyümesini, Türkiye'nin kalkınmasını, Türkiye'nin yücelmesini engellemeye çalışmak, nasıl olur da vatan sevgisiyle, millet sevgisiyle, ülke sevgisiyle izah edilebilir?
Kirli senaryolar yazanlar, kirli oyunları uygulamaya çalışanlar nasıl olur da bu ülkeyi ve bu milleti sevdiklerini iddia edebilir?
Buna izin vermedik, vermiyoruz, vermeyeceğiz...
7 yıl boyunca milletimizin emanetini yere düşürmedik, Allah'ın izniyle ve milletimizin desteğiyle bundan sonra da bu emaneti yere düşürmeyeceğiz.
Biz hayal üretmiyoruz, biz hayal dünyasında dolaşmıyoruz. Biz hedeflerimize emin adımlarla yürüyoruz. Çok açık net konuşuyoruz. İşte enflasyon bir canavardı ve benim vatandaşımın cebindeki parayı emiyor, götürüyordu. Yüzde 30'da idi, şu anda yüzde 5,3. Bugün yenisi açıklanacak göreceğiz.
Öbür tarafta değerli arkadaşlarım devletin borçlanma faizi; ey MHP! Yüzde 30'du enflasyon sende. DSP'siyle ANAP'ıyla beraber...
O dönemde devletin borçlanma faizi yüzde 63 idi. Bunu kimin cebinden alıyordu. Nerden alarak bu faizi ödüyordunuz? Bu ülkede karşılıksız paraları siz bastınız siz... önce bunun hesabını bu millete verin. Şu anda devletin borçlanma faizi tek haneli rakama düşmüştür. Gecelik faiz bakın nerelerde. Beyefendilerin döneminde gecelik faizin bu ülkede yüzde 7500'e çıktığını gördük, yüzde 1500'e çıktığını gördük. Bunu MHP yaşatmadı mı bu ülkeye? Bunu DSP yaşatmadı mı bu ülkeye? Bunu ANAP yaşatmadı mı bu ülkeye. Üçlü koalisyonda bunu görmedik mi? Üç bucuk yıl bu ülke bunu yaşadı. Onların bedelini ödüyoruz biz şu anda. Bunu milletimiz şöyle ‘hafıza-i beşer nisyan ile maluldür' gerçeğinden hareketle geçmişi unutmasın. Önce bunları milletimizin hatırlaması lazım. Biz gerçekten böyle bir yerden geldik. Şu anda nasıl bir yerdeyiz, bunu görmemiz lazım. Bu bedelleri bu millet ödedi. Bu iktidar hamdolsun geri gitmedi, tam aksine aldı ülkeyi hem bunları ödedi, hem de çok farklı bir noktaya getirdi.
GSYİH'da kamu net borç stoku yüzde 63'deyken şu anda krize rağmen yüzde 45-46'yız. Çok daha aşağılara düşmüştük aslında. Kriz nedeniyle biraz yükselme oldu. Ama bakın şimdi devrim niteliğinde adımlar atıyoruz. İnşallah çok daha iyi noktalar yakalanacak, çok daha iyi hedefleri yakalayacağız, bundan kimsenin endişesi olmasın.
İşte bakınız, geçtiğimiz aylarda partimize yönelik kirli senaryoları içeren bir belge ortaya çıktı.
Ben o zamanki grup toplantımızda da ifade ettim: "Gerçekse de vahim, sahteyse de vahim" dedim.
Bu belgenin peşini bırakmayacağımızı, hukuk ve demokrasi çerçevesinde bu işi takip edeceğimizi ifade ettim.
Sabırlı olmamız gerektiğini, konunun hukuka intikal ettiğini, sonucu beklememiz gerektiğini söyledim.

Nitekim hukuk işliyor... Partimle ilgili hazırlanmış olan böyle bir rapor karşısında sessiz kalmamız, hiçbir şey söylemememiz, hele hele bu ülkede kahir ekseriyetle parlamentonun yüzde 65'ini bu millet size verecek, siz sessiz kalacaksınız! Böyle bir şey düşünülebilir mi? Tabi ki biz hukuka yüklendik. Farklı yerlerde bir arayışa girmedik. Ve gerçeklerin gün yüzüne çıkması için adeta bir yoğun çalışma ve adaletin işlediğini görüyoruz ve bütün kurumlarımız hukuka yardımcı olarak savcı ve hakimlerimizin işlerini kolaylaştıracak şekilde sürece katkı verdi, destek verdiler.''
Hiçbir şeyin üzeri örtülmüyor, örtülemez de... Hiçbir şey karanlıkta kalmıyor, kalmayacak da bunu böyle bilelim.
Ancak, bu süreçte, gerek hukuk sisteminin, gerek kurumlarımızın bir hedef haline getirilmesini, acımasızca eleştirilmesini de son derece mahzurlu gördüğümü ifade etmek durumundayım.
Hukuki süreç işlerken, birkaç zanlı üzerinden, ülkemizin köklü kurumlarının, ülkemizin hukuk sisteminin yıpratılması asla doğru değildir, hukuka da, demokrasiye de, ülkemize ve milletimize de yarar sağlamaz.

Biz, suç sabit olmadıkça, sen suçlusun deme hakkına sahip değiliz. Hani
büyüklerimizin ifade ettiği gibi, 'beraati zimmet asıldır'. Biz böyle hareket
ederiz.
Bir kez daha ifade ediyorum... AK PARTi olarak, bu iddiaların peşini bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız...
Adaletin tecellisi noktasında parti olarak, iktidar olarak üzerimize düşeni hukuk ve demokrasi çerçevesinde yerine getirmeye devam edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, Bütün yanlışlar ortaya çıkmalıdır ve süreç hakkaniyet içinde devam etmelidir. Kim olursa olsun, nerede olursa olsun bunların ortaya çıkarılması lazım. Ama bunlar ortaya çıkarken kurumlar asla yıpratılmamalı, burada da hassas olmamız gerekir. Bu silahlı kuvvetlerimiz için gereklidir, bu güvenlik teşkilatlarımız için, emniyet teşkilatımız için gereklidir. Bütün mesele nedir, oradaki zanlılar varsa bunların ortaya çıkarılması, bunların hukuka teslim edilmesidir. Burada da yönetici makamında olanların tutuculuk içine girmemesi gerekir. Rahatlıkla gelip yargıya bunları teslim etmelidir. Burada rahat olacağız."
Değerli arkadaşlarım,
Değerli misafirler,
Geçtiğimiz hafta, beraberimizde bakan arkadaşlarım, milletvekili arkadaşlarım, işadamlarımız ve medya mensuplarının da olduğu bir heyetle Pakistan ve İran'ı kapsayan 5 günlük bir ziyaret programımız oldu.
Pakistan'da bulunduğumuz süre içinde Cumhurbaşkanı Zardari ve Başbakan Gilani olmak üzere, Pakistan senato başkanı, meclis başkanıyla görüşmelerimiz oldu.
Pakistan ziyaretimizin akabinde İran'a geçtiğimizde maalesef orada ayrı bir felaket yaşandı. Terör kirli yüzünü orada da gösterdi. İran'da iken oradaki patlamalarda maalesef 96 Pakistanlı kardeşimiz ebediyete intikal etti. Ardından sonra yeni patlamalar, oralarda da yine 30'a yakın ölü.

Tüm bunlar, bölgedeki sıkıntıların, terör noktasındaki sıkıntıların ne duruma geldiğini göstermesi bakımdan ayrı bir felakettir. Türkiye olarak ne denli doğru bir yolda çalıştığımızın da en güzel ifadesidir. Çünkü biz özellikle ulusal barışı temin etmeye çalışırken bölgesel barışı da temin etmenin gayreti içerisindeyiz. Uluslararası barışa da katkı sağlamak için elimizden geleni göstermenin gayreti içerisindeyiz. Bu konuyla ilgili de İran'da aynı çalışmaları yaptık ve İran'da gerçekten Pakistan'daki o sıcak ilgiyi, aynı şekilde o dostane yakınlığı görmenin mutluluğunu yaşadık.

 

Dini Rehber Sayın Hamaney, Cumhurbaşkanı Sayın Ahmedinejad, Cumhurbaşkanı 1'inci Yardımcısı Sayın Rahimi, Meclis Başkanı Sayın Ali Laricani gibi İran'ın birçok üst düzey yöneticileriyle görüşmelerimiz oldu. Bunlarda heyetler halinde görüşmeler yaptık, ayrıca başa baş görüşmelerim oldu.
İran Cumhurbaşkanı 1'inci Yardımcısı Rahimi ile beraber İran Sanayi ve Ticaret Odası'nda 400 kadar Türk ve İranlı işadamına hitap etme fırsatımız oldu.
Şurası son derece önemli: İran ziyaretimiz sırasında çok ciddi anlaşmalara imza attık. Kaldı ki bizim orada söylediğimiz 2011 sonuna kadar 20 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşmamız gerekir derken İran Cumhurbaşkanı 1'inci Yardımcısı sayın Rahimi'nin niçin 30 milyar dolar olamasın karşı teklifi bizi ayrıca mutlu etti. Onun içinde arkadaşlarımıza bu konuda gerekli talimatı verdik ve 2011 yılı sonu itibariyle 30 milyar doları hedefleyen bir dış ticaret hacmine, hatta istikamette göstermek suretiyle bir konuşma yaptı ki buda bizi ayrıca mutlu etti.
Çok daha önemlisi özellikle Güney Pars Bölgesi diye ifade edilen bölgede 14 trilyon metreküp rezerve sahip 3 havzada, herhangi bir ihaleye katılmaksızın Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı aracılığıyla arama ve doğalgaz çıkarma faaliyetlerinde bulunacağız.
Anlaşmaya temel oluşturan Mutabakat Zaptı'nı 17 Temmuz 2007'de imzalamıştık. Bu ziyaretim sırasında Mutabakat Zaptı'nı Anlaşmaya dönüştürerek enerji işbirliği ve güvenliği bağlamında önemli bir adım atmış olduk.
Bu anlaşmaya göre, çıkarılan doğalgazdan İran'a yüzde 50 payı verildikten sonra kalan kısmı, ülkemizin tüketiminde kullanılmak üzere getirilecek ve doğalgazın büyük bir bölümü Nabucco aracılığıyla Avrupa'ya gönderilecek.
İran'dan gelecek doğalgazın yıllık yaklaşık 35 milyar metreküp olması hedefleniyor. Şu anda bizim İran'dan aldığımız doğalgaz 7 milyar metreküp ile 10 milyar metreküp arasında değişiyor.
Bu çalışmalar için öngördüğümüz yatırım miktarı da, dikkatinizi çekiyorum, 4 milyar dolar civarında.
Bu arada yine benim büyük önem atfettiğim bir projeyi gerçekleştirmek için de İran'da bir Protokol imzaladık ve karşılıklı ticaretimizi kendi para birimlerimizle gerçekleştirme kararını aldık. Bu tabi her iki ülkeyi de kurun amansız tasarrufundan kurtarmış olacak. Aynı şeyi biliyorsunuz Rusya ile yaptık. Rusya federasyonuyla da yine kendi yerli paralarımızla ticareti yapacağız ki bunlar dünya ekonomisinde çok çok önemli yer alacak ilk adımlar.
Tabii ziyaretimiz sırasında İran'ın nükleer programı da gündemimizde yer aldı.
Bu grup toplantımız vesilesiyle şunu bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum:
Bizim nükleer silahlar konusundaki tavrımız açık ve nettir. Lütfen gerek ulusal medya, gerekse uluslararası medya buradan söylediklerimi kendi istedikleri şekilde değil, ne söylediysem aynısını dünyaya yansıtmak şeklinde duyursunlar. Aksi taktirde şahsıma da partime de ülkeme de haksızlık yaparlar.
Biz nükleer silahlardan tamamen arındırılmış bir bölgede yaşamak istiyoruz. Nükleer silahların tamamen ortadan kaldırıldığı bir dünyada yaşamak istiyoruz.
Bunu BM Güvenlik Konseyi'nde, BM Genel Kurulu'nda aynen bu şekilde konuştum.
Nükleer program ve nükleer silahlar konusunda da, dünya kamuoyunu tatmin edecek, adaletli bir yaklaşım bekliyoruz.
Burada bizim anlam veremediğimiz nokta; İran'ın nükleer programına yönelik eleştirileri yapanların aynı silahları kendi ellerinde bulundurmaya devam ediyor olmalarıdır.
Yapılması gereken bu arındırma adımlarını topyekûn atmak, nükleer silahlardan tümüyle vazgeçmektir.
Dünyaya barış getirecek olan tavır budur, çözüm budur. Bu fikrimizi İranlı dostlarımızla da paylaştık. İranlı dostlarımızla bunu paylaşırken bölgemizde bakıyoruz ki nükleer silah kullananlar var, kitle imha silahlarını kullananlar var. Bunu dünya görmezlikten gelirse kusura bakmasınlar biz doğruyu, hakkı, her zaman söylemeye devam edeceğiz.
Bizim İran temaslarımızın ardından, gerek yurtiçinde, gerek yurtdışında Türkiye'nin dış politikasının çok farklı bir şekilde ele alındığına şahit olduk, oluyoruz...
"Türkiye'nin dış politikası yön mü değiştiriyor, eksen mi değiştiriyor, kulvar mı değiştiriyor" gibisinden soruların, biraz da kasıtlı olarak gündeme taşındığını görüyoruz.
Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum. Türkiye'nin dış politikası yön değiştirmiyor, eksen değiştirmiyor, kulvar değiştirmiyor... Ama Türkiye'nin dış politikası normalleşiyor, olması gereken düzeye doğru emin adımlarla, kararlı adımlarla ilerliyor, daha etkin, daha önemli bir hal alıyor.
Bizim 7 yıl boyunca komşularımızla kurduğumuz, bölgemizdeki ülkelerle kurduğumuz iyi ilişkiler, dostane ilişkiler, normalleşmenin ötesinde bir kavramla izah edilemez.
2002 sonundan itibaren, temas kurduğumuz her ülkeyle başta dış ticaretimiz olmak üzere tüm ilişkilerimizi masaya yatırdık, hemen her ülkeyle ilişkilerimizin ve işbirliğimizin yeterli düzeyde olmadığını tespit ettik ve bu seviyeyi yükseltmenin gayreti içinde olduk.
İşte Suriye ile Irak ile olan ilişkiler... Irak'ta mevcut olan şartlara rağmen bir başbakan olarak ikinci kez Irak'a gittim. 9 bakan, milletvekilleri ve bir çok iş adamımızla beraber gittik. Stratejik işbirliği anlaşmasını imzaladık. Niye? Komşularımızla bu ilişkilerimizi normalleştirelim diye. 15 gün sonra Dışişleri Bakanı ve Devlet Bakanım yanlarında 100'e yakın işadamıyla yine bölgeye gittiler,kuzey ırak bölgesine gidip bir çok görüşmeler yaptılar. Çünkü Irak'taki anormal şartlara rağmen onların da normalleşmesine yardımcı olalım ve Türkiye-Irak ilişkilerini tarihte olduğu gibi olumlu, güzel noktaya taşıyalım diye. Derdimiz bu ve bunu görmezlikten gelenler var. Bunu kasıtlı yapıyorlar. Ama biz tüm bu kasıtlı yaklaşımlara rağmen bütün komşularımızla bu münasebetlerimizi her geçen gün daha iyi noktaya taşıyacağız.
Bugün bile, başta komşularımız olmak üzere, çevremizdeki, bölgemizdeki ülkelerle ticaretimizin aslında olması gereken potansiyele ulaşmadığına inanıyor ve belirlediğimiz hedeflere ulaşmak için daha fazla çaba sarfediyoruz, daha fazla çaba sarfedeceğiz.
Şu noktayı hatırlatmak durumundayım: Türkiye ile Avrupa Birliği'nin ilişkileri, 31 Temmuz 1959'da başladı. O zaman tabi kısa adıyla AET, Avrupa Ekonomik Topluluğu idi. O zaman siyasi bir birlik değildi, bir ekonomik topluluktu. Biz başvurunuzu yaptık, o tarihten, 17 Aralık 2004 tarihine kadar Avrupa Birliği'ne katılım hususunda somut, kayda değer bir ilerleme sağlanamadı.

Bir çok iktidar geldi geçti, hep laf ürettiler hiç bir şey yapamadılar. Ama biz geldik masaya oturduk ve en azından müzakere sürecini başlattık. Şu anda 11 fasıl açıldı, bir tanesinin kapaması da yapıldı ve diğerlerinde görüşmeye devam ediyoruz.
İktidarı devraldık, 2 sene gibi kısa bir süre içinde Türkiye'yi Kopenhag kriterlerini karşılayabilen bir ülke konumuna yükselttik. Bakın en son ilerleme raporunda adeta bütün dengeler değişir hale geldi. Çok daha iyi bir konuma yaklaştığımızı gösteriyor. 2005 yılında da katılım müzakereleri ile de birbirimizi daha iyi tanıdık. Şunu söyledik;

Bizi lütfen doğru anlayın; Türkiye AB'ye yük olmaya değil, AB'den yük almaya geliyor. Türkiye, Medeniyetler İttifakı'nın İspanya ile birlikte Eş Başkanı ve Medeniyetler İttifakı'nın adresi olarak AB'nin olması şansını getirecek olan bir ülkedir. Onun için Türkiye'yi iyi anlamalısınız ve eğer aksi bir durum olması halinde Türkiye kaybetmez. Ne yaparız? Biz Maastricht kriterlerinin karşısına İstanbul kriterlerini koyarız, Kopenhag kriterlerinin karşısına da Ankara kriterlerini koyar yolumuza devam ederiz. Olan bu... Tüm engellemelere, tüm haksız uygulamalara rağmen şevkimizi kıracak tüm yaklaşımlara rağmen AB'ye katılım sürecimizi kararlılıkla sürdürüyoruz.
Bu hedeften geri adım atmamız, reformlardan vazgeçmemiz, süreci yavaşlatmamız mümkün değildir, muhtemel değildir.
Yalnız burada bir şeyi daha ifade etmem gerekiyor; Yönümüzün Batı'ya dönük olması, Avrupa Birliği üyeliği için samimi gayret gösteriyor olmamız, yine altını çiziyorum, Doğu'ya, Güney'e, Kuzey'e sırt çevirmemiz anlamına gelmez, bunun da altını çiziyorum.
Bu köşe yazarlarına sesleniyorum, siyasetçilere sesleniyorum: Türkiye Kafkaslara, Orta Asya'ya, Türk Cumhuriyetleri'ne sırtını dönebilir mi?
Türkiye, İslam dünyasına, Ortadoğu'ya, Kuzey Afrika'ya sırtını dönebilir mi?
Türkiye, Uzak Doğu'daki ülkelerle, Latin Amerika ülkeleriyle ilişkileri küçümseyebilir mi?
Türkiye'nin dünyanın dört bir yanıyla ilişki kurması tarihi, kültürel, siyasi müktesebatının bir gereğidir.
Türkiye hem batılı kurumlara demir atmış, onlarla kaynaşmıştır, hem İKÖ gibi, Karadeniz İşbirliği Örgütü, D-8 gibi diğer kurumlarla ilişki içindedir.
NATO gibi bir kuruluşun en önemli aktörü durumundadır. Türkiye'nin önemini artıran, çok boyutlu ilişki ağıdır. Bunların hiçbiri diğerinin alternatifi, yedeği, rakibi değildir.
Türkiye'yi batıya mahkum gibi göstermek isteyenler aslında Türkiye'yi içine kapatmak isteyenlerden başkaları da değildir.
Türkiye küresel sistemin aktif ve itibarlı bir üyesidir, hem dünyaya açık olacaktır, hem tüm bölgelerle aktif ve dinamik bir ilişki geliştirecektir. Bunu bir sorun gibi algılamak, ancak vizyonsuzluktur, hazımsızlıktır...

Şunu da artık samimi şekilde tartışmanın zamanı geldi inancındayım... Türkiye, İran'la, Ortadoğu ülkeleriyle, ticaretini, ilişkilerini, işbirliğini geliştirmek için, ilişkilerini normalleştirmek için her adım attığında, ülke içinden ve ülke dışından malum bir koro, söz birliği etmişçesine itirazlarını yükseltiyor. Bakın o hani batı ülkeleri var ya hep belli sloganların, belli kavramların dile getirildiğini, özellikle burada ifade edeceğim. Ne diyorlar? "Araplar bizi arkadan vurdu" ne diyorlar? "yeşil sermaye," ne diyorlar? "Türkiye'nin yönü değişiyor", ne diyorlar? "Türkiye'nin ekseni kayıyor" bu itirazları hep görüyoruz. Şimdi söylüyorum.
Batılı ülkeler Ortadoğu ülkelerinde çok büyük miktarda, oranlarda yatırımlar gerçekleştiriyor mu? Gerçekleştiriyor. Oraların bütün kaymağını onlar yiyor mu? Yiyor. Acaba bu yazan çizenler bunları niye görmez? Acaba benim ülkemdeki siyasetçiler bunu niye görmez? Benim ülkemde şu anda iktidar oralara gittiğinde bunlar niye rahatsız olur? Niye bu derece böyle hemen adeta midelerine kramp girer? Anlamak mümkün değil...
Ortadoğu ülkelerinin Batılı ülkelerdeki yatırımları trilyon dolarlara ulaştı arkadaşlar basit rakamları konuşmuyoruz. Trilyon dolarlara...
Ama Türkiye, aynı tarihi, aynı kültürü, birçok ortak noktayı paylaştığı bu ülkelerle ilişkilerini olması gereken düzeye yükseltmek isteyince malum tartışmalar hep çıkmıştır. Doğrusu ben bu ülkeyi sevenlerin çıkardığı tartışmalar olarak görmüyorum bunu. Bunun arkasında başka odaklar var diye görüyorum.
Türkiye'nin dış politikası, barış üzerine kuruludur, diyalog üzerine, işbirliği üzerine ve iletişim üzerine kuruludur.
Yapılan, ilişkilerin normalleşmesi, işbirliğinin gerçek potansiyeline ulaştırılmasıdır.
Bundan hiç kimsenin farklı bir anlam çıkarmaya hakkı yoktur, olamaz.
İran'ın nükleer programı karşısında, insani amaçlı kullanımı savunmak, nükleer silahsızlanmayı savunmak, adaleti savunmak, eşitliği savunmak, hakça yaklaşımı savunmak, eksen kayması olarak tanımlanamaz. Yine söylüyorum.
Gazze'de yapılanlara karşı hakkı savunmak, hukuku savunmak, en önemlisi de insaniyeti savunmak dış politikada yön değiştirme olarak nitelendirilemez.
Bakınız, dokuz ay oldu. Benim okul arkadaşım Kasımpaşalı, bir Musevi. İsrail'de gidip onu bulmuşlar. Oradan kalkmış yok kırgınmış, şuymuş buymuş. Ah keşke bu arada olsaydık da bu kırgınlığını konuşsaydık. Çünkü damdan düşmedin belli. Orada 1500 yavru, kadın, savunmasız insanlar öldürüldü. Bini aşkın insan yaralandı. Altyapı üst yapı hepsi çökertildi. Neyle? Fosforlu bombalarla, tankla, topla. Karşıda böyle bir silah var mı? Yok. İkide bir söyledikleri şey şu: Efendim onlar bize füze attılar. Ben de sordum hep, geçmiş Başbakan'a sorardım: Kaç kişi öldü sizden bunu bana bir söylesene derdim. İnanın bana cevap veremezdi. İki tane üç tane bunu söylerdi. Peki siz kaç kişi öldürdünüz? Sadece şu plajdaki olayda bir aileyi yok ettiniz. Bak oradan bir tane çocuk, bir kız çocuğu sağ kaldı. Ve o kız çocuğunun halini, onun feryatlarını hiç duydunuz mu? Şimdi bunu söylüyorum diye beni kalkıp, bu konuda işte İsrail karşıtı, Musevi karşıtı hayır. Benim ülkemde bu kadar Musevi vatandaşım var. Hangisiyle acaba benim ülkemde onların güvenliğine yönelik bu güne kadar bir şey oldu? Efendim işte antisemitizm Türkiye'de ilerliyor. Antisemitizmin dünyada insanlık suçu olduğunu ilan eden ilk lider benim. İlk defa ben ilan ettim. Yine aynı şeyi savunuyorum. Ama aynı şekilde islamafobia'yı da Varşova'da kayıtlara geçiren yine biz olduk. Kendilerine dedim ki: Bakın antisemitizm insanlık suçudur. Eyvallah. Ama islamafobia da bir insanlık suçudur, bunun da kayıtlara girmesi gerekir dedim. Çünkü terörün önüne "İslami" kelimesini koyamazsınız. Çünkü bizim dinimizin anlamı barıştır. Dolayısıyla barışı emreden bir dini siz terörle iç içe sokamazsınız. Müslümanların içerisinden terörist çıkmaz mı? Çıkar. Musevilerin arasından çıkmaz mı? Çıkar. Hıristiyanların arasından çıkmaz mı? Çıkar. Ateistlerin arasından çıkmaz mı? Çıkar. Her toplumun içinden her din mensuplarının arasından çıkar. Ama biz hiçbir semavi dinin terörü tecviz ettiğini söyleyemeyiz. Bunu iddia edemeyiz. Bunu da söyledik.
"Filistinliler, işgali sona ermeyecekmiş gibi görüyorlar... şu anda durum bu.
Yeni yerleşim yerleri, duvarlar, kontrol noktaları, kapalı sınırlar ve aşağılanmayla tanımlanmış bir yaşam, özgür bir Filistin'in önünde engel oluşturuyor...
İsrail, barış için karşısında güvenilir bir ortak bulamamaktan yakınıyor. Ancak Filistin yönetimi son aylarda bölgede hiçbir hükümetin yapamadığı kadar reformlara imza attı. Filistinli liderler samimi olarak barış istiyor. Filistin güvenlik güçleri de batı Şeria'da yol haritası'nın yükümlülüklerini yerine getiriyorlar...
Yeni yerleşim yerleri inşa etmek barışa giden yol değildir...
Bu, İsrail'in iki devletli çözüm taahhüdüne de aykırıdır...
"Gazze'yi izole etmek ya da sınırları kapalı tutmak çözüm değildir.
Filistinli vatandaşlar evlerini, sağlık ocaklarını ve okullarını yeniden inşa edemiyor.
Emin olunuz ki bu, barışa giden yol değildir..."
Arkadaşlar, bu sözler kimin? Bu sözler benim değil. Sözlerin sahibini sizlere söyleyeceğim. Biliyorum merak ettiniz. Bu sözler eğer ben söyleseydim yine inanıyorum ki o malum dünya feryat edecekti. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bizden ne istiyor diyeceklerdi. "Türkiye yüzünü doğuya çevirdi, yörünge değiştiriyor" diyeceklerdi.
Evet bu sizlerin sahibi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Ban Ki Moon söylüyor.
Nerede söylüyor biliyor musunuz? O da çok önemli. Amerika Birleşik Devletlerinde...
Kime söylüyor? Musevi cemaatine söylüyor...
Bu ifadeler, bu görüşler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Ban Ki Moon tarafından, 29 Ekim 2009 tarihinde, ABD'nin önde gelen Musevi kuruluşlarından "İftira ve İnkarla Mücadele Birliği", EY-Dİ-EL'de (ADL) dile getiriliyor. Ortada gerçekler.
Şimdi, bu görüşleri dile getirdiği için, Birleşmiş Milletler'in yönü mü değişti? Filistin'deki trajedi bütün çıplaklığıyla ortaya döküldüğü için, Birleşmiş Milletler'in ekseni mi kaydı?
Değerli arkadaşlar Türkiye büyük bir ülkedir... Önce kendimize güveneceğiz. Türkiye, tarihiyle, kültürüyle, medeniyetiyle, potansiyelleriyle büyük bir ülkedir...
Türkiye, gündemi belirlenen değil, Türkiye gündemi belirleyen bir ülkedir bundan böyle...Onu görmemiz lazım. Türkiye, dış politikası yönlendirilen değil, dış politika üreten bir ülkedir... Türkiye kendisine rota çizilen değil, rota çizen bir ülkedir...
Büyük devlet olmanın gereği de budur...
Dış politikada ezberleri bozduğumuz bir gerçektir... Ama bu, tercihlerin değiştiği, parametrelerin değiştiği, yön ve eksenlerin değiştiği anlamına asla gelmez.
Biz yine söylüyorum hakkı söylemeye devam edeceğiz...
Biz uluslar arası hukuktan yana olmaya devam edeceğiz.
Biz barışı savunmaya, diyalogu savunmaya devam edeceğiz...
Biz çocukların, kadınların, savunmasız insanların öldürülmesine karşı çıkmaya devam edeceğiz. Nerede olursa olsun. Hangi dinden olursa olsun. Hangi etnik unsurdan olursa olsun karşısında olacağız.
Ve biz, her halükarda mazlumların sesi, mağdurların sesi olmaya devam edeceğiz...
Değerli arkadaşlarım,
Şimdi de bildiğiniz gibi "Milli Birlik Projesi" "Demokratik Açılım" süreciyle ilgili birkaç hususu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bakınız, bu yola çıkarken, defaatle, zorlu bir yolculuğa, hassas bir yolculuğa çıktığımızı ifade ettim.
Hatırlayacaksınız... "çelik gibi sinirlere sahip olmamız gerekiyor, sabırlı olmamız, sağduyulu, soğukkanlı olmamız gerekiyor" şeklinde uyarılarda bulundum.
Yine, sürecin tahrik edilebileceğini, provokasyonların olabileceğini belirttim.
Nitekim, bu öngörülerimizde ne kadar haklı ve isabetli olduğumuzu da şu son günlerde yaşanan olaylardan görüyoruz.
Habur sınır kapısında ve ardından Diyarbakır'da ortaya konulan sorumsuzca tavır, ülkenin diğer kesimlerinde hassasiyetleri çoğaltmış ve tahriklere uygun bir zemin oluşmasını beraberinde getirmiştir.
Yine süreç boyunca defalarca söyledim... Terörün bir piyasası var. Bu piyasadan maddi, manevi, siyasi olarak nemalananlar var dedim...
Bizim ‘Milli Birlik Projesi'nden, ‘Demokratik Açılım'dan kastımız nedir? Değerli arkadaşlar. Tabi ki bu projenin, bu sürecin içinde birçok başlıklar var. Yani bunu tek başlıkta toplayacak olursak tüm sorun alanları diyebiliriz. Burada öncelikli sorun tabi ki bir terör sorunudur. Biz her yerde bir şey ifade ettik. Hatırlayın arkadaşlar. Partimizi kurduğumuzda 14 Ağustos 2001'de. Hatta ondan önce Afyon Karahisar'da yaptığımız basın açıklamasında bir şey söyledik. Bizim üç kırmızı çizgimiz var dedik. Biz etnik milliyetçiliğe karşıyız dedik. Biz bölgesel milliyetçiliğe karşıyız dedik. Biz dinsel milliyetçiliğe karşıyız dedik. Değerli arkadaşlarım biz bunu niye söyledik? Çünkü bunlar bizim ülkemizde önemli birer sorun alanı da onun için söyledik. Bu ülkede etnik milliyetçilik sorunu var mıydı? Vardı. Sayın Baykal söylüyor tabi yok diye ama onun da kendisi onunla ilgili kitapçığı yayınlıyor tabi. O da var. Bunları hep konuşacağız detaylarına girmeyeceğim ben şimdi. Değerli arkadaşlarım bölgesel milliyetçilik oldu mu bu ülkede? Oldu. Ama AK PARTi'nin iktidarında bu ortadan kalktı. Niye? Çünkü biz 81 vilayeti Ankara'dan yöneten bir iktidar olmadık. 81 vilayeti sürekli dolaşarak nerde ne var bunu görerek, tespit ederek hareket ettik ve Güneydoğu'ya, Doğu'ya, Doğu Karadeniz'e bu bölgelere bugüne kadar görülmemiş yatırımlar bu dönemde yapıldı. Eğitimden sağlığa, emniyet, adalet, tarım, toplu konut, enerji, Köydes projeleriyle, buralarda hamdolsun yolu olmayan, suyu olmayan köy kalmayacak noktaya geldik. Süreç devam ediyor. Sıfırlayacağız bunları. Enerjinin olmadığı köy kalmayacak dedik. Hatta mezralara uzanmaya başladık. Bu adımlar atıldı. Ve tabi ki bütün bunların yanında özellikle azınlıkların sorunları var ülkemizde. Ülkemizde temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorunlar var. Bunların yanında ekonomik sorunlar var. Bütün bunları bizler masaya yatırdık bunların üzerinde bu işin koordinatörlüğünü verdiğimiz İçişleri Bakanımız, şu üç ay içerisinde çok geniş bir çalışma yaptı. Bütün sivil toplum örgütleriyle, yüzde birin üzerinde oy almış siyasi partilerle bizzat ayaklarına giderek onlarla görüşmeler yaptı. Akademisyenlerle görüşmeler yaptı. Medyanın yazılı, görsel temsilcileriyle görüşmeler yaptı. Kısaca yani bu alanda söyleyecek sözü olan kimler varsa hepsine çağrımızı yaptık ve ulaşabildiklerine, hepsine ulaştı diyemiyorum, diyemem ama ulaşabildiklerine ulaşmaya ve ulaşamayanlar da lütfen internete sitelerimize geçsinler diye bu duyurularımızı hep yaptık. Hala da yapıyoruz. Çünkü bu bir süreç yani bitmeyecek bundan sonra da biz alıcıyız almaya devam edeceğiz. Niye? Yeter ki biz bu sorunu minimize edelim, asgariye indirelim ve ülkemize şu barışı egemen kılalım. Çünkü bazı çevreler kandan, gözyaşından, acıdan, çatışmadan beslenen çevreler, süreci tahrik etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Kimileri benim Kürt kardeşlerimin hassasiyetlerini istismar ediyor, kimileri Türk kardeşlerimin hassasiyetlerini istismar ediyor... Kimileri benim şehit kardeşlerimin, gazilerimin hassasiyetlerini istismar ediyorlar...Bu doğru bir gidiş değil. Ancak, dikkatinizi çekiyorum, her ikisi de aynı amaca, terörün devam etmesine, acıların devam etmesine hizmet ediyorlar.
Şimdi bakınız, bizim, hükümet olarak da, AK Parti olarak da, şehitlerimize, gazilerimize, onların ailelerine karşı hissiyatımız ve hassasiyetimiz bellidir ve son derece samimidir. MHP, DSP, ANAP bizden önce üç buçuk yıl bu ülkede koalisyon ortaklığıyla iktidar oldular. Benim şehidime, gazime karşı kaç tane kanun çıkardı? Ne haklar getirdi? Ama bir de bizim şu yedi yıllık iktidarımıza bakın biz şehidimize gazimize ne gibi haklar kazandırdık görün. Bunlar gerçekler. Hiçbir dönemde verilmemiş hakları bizler verdik. Biz zaten emanetçiyiz, biz bunun bilincindeyiz. Ama hakkı teslim etmek de bizim görevimizdir, biz bunu yaptık. Bundan dolayı mutluyuz.
İstiklal Marşı Şairi, Merhum Mehmet Akif'in şu dizeleri, bizim benliğimizi inşa eden, ruhumuzu ayakta tutan, geçmiş ve gelecek tasavvurumuzu belirleyen dizelerdir...Biz bundan sapma yapmadık yapmayız.
Ne diyor Akif?
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Değerli arkadaşlarım, bizim vatana bakışımız, bizim şehidimize bakışımız, bizim "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" anlayışıdır. Biz olaya böyle bakıyoruz ve 7 yıl boyunca, milletimizin yararına olmayacak hiçbir adım atmadık.
Milletimizin, ülkemizin istifadesine olmayacak hiçbir girişim içinde olmadık ve bizi terörist başıyla kol kola gösteren kişi önce terörist başını bu ülkeye getirdikten sonra şu ana kadar bu süreci işleten kişi olduğunu da burada ifade etmek durumundayım. Ve şunu da çok açıkça söylüyorum, AK PARTi illegal örgütlerle, illegal kişilerle hiçbir zaman masaya oturmamıştır, masaya oturmaz. Bizim muhatabımız legal örgütlenmelerdir. Bizim muhatabımız legal olan insanlardır. İllegal yapılanmayla kimlerin muhatap olacağı bellidir.
Milletin arzuları, talepleri, beklentileri dışında bizler kendimize hedefler belirlemedik.
Ve en önemlisi, milletimizle birlikte, gelecek nesillerle birlikte, şehitlerimize, gazilerimize bizi mahcup edecek, onların karşısında boynumuzu yere eğecek hiçbir hal ve tavrın da içinde, yanında, yöresinde olmadık.
Bir kez daha söylüyorum... Hassas bir süreçten geçiyoruz... İstismara son derece açık bir süreçten geçiyoruz...
Özellikle gazilerimizin, şehit ve gazi ailelerinin, ilgili sivil toplum örgütlerinin bu süreçte sabırlı olmalarını, istismara karşı dikkatli olmalarını kendilerinden önemle rica ediyorum...
Biz bu yola, şehit yakınlarının "artık akan kanı durdurun" yakarışı üzerine çıktık. Onlar bize hep şunu söylediler: Başbakanım ne zaman duracak bu kan dediler. Onlar bize bu bayrağa sarılı tabutlar ne zaman gelmeyecek dediler. Biz bunu görev telakki ederek bu adımları attık. Yoksa, yine bu bayrağa sarılı tabutlar gelmeye devam mı etsin? Bu kan devam mı etsin ve bunun bedelini o yavrular ödemeye devam mı etsin? O dul kadınlarımız aynı şekilde beklemeye devam mı etsin? Bunu mu isteyelim? Bunu mu arzu edelim? MHP dağa çıkacakmış... Buyursun dağa çıksın. Kimse onu engellemiyor zaten. Ama bizim dağa çıkmaya öyle bir derdimiz yok. Dağda olanlar bellidir. Biz terör örgütleriyle mücadelemizi sonuna kadar yılmadan sürdüreceğiz. Şehir merkezinde aynı şekilde yine sürdüreceğiz. Ama biz şunu biliyoruz ki hiçbir zaman o mücadele bu iş için çözüm olmadı. Bunun psikolojik süreci var, bunun sosyolojik süreci var, bunun ekonomik, diplomatik, süreci var. Bütün bu süreçleri masaya yatırdık. Bunun üzerinde çalıştık ve en sonunda bakınız benim koordinatör bakanım bütün partilere gelelim demesine rağmen, bazıları müsaade veyahut da böyle bir randevuyu talep etmedi. Ben rica ettim aynı şekilde ana muhalefetin nasıl cevap verdiğini duydunuz. Zaten çok da aslında önemli değil. Niye? Milletin vekillerinin olduğu yer belli: Parlamento. Bunu parlamentoya getireceğiz dedik onun üzerinden bile spekülasyon oldu. "Ne zaman getiriyorsunuz" sorusu bana soruldu şu 29 Ekim'de ben yakındır dedim. Bir de baktık o erken seçim diye çıktı. AK PARTi iktidarının bu ülkeye yeni bir fatura kesmesine gerek yok. Ve erken seçimi efendim "Korkuyorlar da ondan erken seçime gitmiyorlar" Ayıptır. Böyle şey kullanılır mı? Demokrasi de erken seçime gitmek acziyettir, acziyet... Acziyet... Niye? Sana millet bir süre tanımış. 4 yıl için gel arkadaş bizi yönet demiş. Hele hele bir de yüzde 65'ini vermiş sana parlamentonun. Sen şimdi yüzde 65'le seçime gideceksin erken seçime bunu milletine nasıl anlatacaksın? Böyle bir şart mı var? Ekonomik şartlara bakıyoruz dünya krizine rağmen, hamdolsun neredeyiz? Evet gene söylüyorum teğet geçti. Gene söylüyorum teğet geçti. İşte bütün bu konuda sözü olanlar, konuşanlar ne diyor? Türkiye bu süreci en iyi atlatan ülkedir diyor. İşte IMF toplantısını burada yaptık. Dünya Bankası toplantısını burada yaptık. 13 ayda, İstanbul Kongre Merkezi'ni inşa etmek suretiyle IMF ve Dünya Bankası toplantısını hamdolsun başarıyla organize eden örgütleyen bir ülkeyiz biz. Ve bütün bunları yaparken şu olsun bu olsun böyle bir bekleyişin içinde değiliz. Her şeyimizi açık oynuyoruz ve bakın şu anda dünyada kredi değerlendirmesi yapan kuruluşlar bile işte son dönemde buyurun Türkiye'nin derecesini, derece notunu artırmaya başladılar. Arkadaşlar Türkiye, doğru bir çizgide yoluna devam ediyor. Hiç kimsenin bundan bir endişesi olmasın. Bunu ekonomik hayatın içerisinde olanlar gayet iyi biliyorlar ve aldığımız tedbirlerle süreç gayet iyi yönlendiriliyor.

Ve açık konuşuyorum... Terör baronları, uyuşturucu baronları, silah tüccarları, çatışma tacirleri ellerini ovuşturuyorlar...
Çatışmadan, göz yaşından, acılardan, şehitlerimizden, gençlerimizin kanından beslenen istismarcılar ellerini ovuşturuyorlar.
Benim şehidimin annesi, bu tahriklere boyun eğerse, işte o terör baronlarını sevindirir...
Benim gazi kardeşim, madalyasını yere atarsa, açık söylüyorum, terör tacirlerini sevindirir.
Herkese, her kesime sabır telkin ediyorum, sağduyu telkin ediyorum...
Bu arada bir şeyi daha söylemek zorundayım. Haftasonu Gaziantep-Diyarbakır Spor karşılaşmasında yaşanan üzücü olaylara burada bir değinmek istiyorum. Bursa da benzer bir durum yaşadık. Şimdi Gaziantep'te böyle bir durum yaşadık.
Spor müsabakaları, dostluğu, kardeşliği, centilmenliği geliştirmesi gereken organizasyonlardır.
Maalesef son dönemde dostluk ve kardeşlik vesilesi olan sporu kirli provokasyonlarla tahrik vesilesi haline getirmek isteyenlere şahit oluyoruz. Birileri ırkçı ve ayrımcı sloganlarla birlik ve beraberlik atmosferini kardeşlik atmosferini bozmaya, kardeşler arasına fitne sokmaya gayret ediyor. Doğrusu bu tehlikeli oyuna alet olanlar Türkiye'nin, Türk milletinin lehine bir iş yapmıyorlar.
Buradan bir kez daha söylüyorum: Kimse dostluk vesilesi olan spor organizasyonlarını, tahrik ve provokasyonlarla kendi siyasetlerine alet etmesin... Bakın altını çiziyorum. Kendi siyasetlerine alet etmensinler. Kimse milletimizin birlik ve beraberliğine kasteden bir ayrımcılık içine girmesin...
Bir avuç kendini bilmezin hareketini bir şehre, bir topluma mal etmek asla doğru değildir. Yani Gaziantep'in tribünleri bir avuç kendini bilmezin ifadelerini paylaşmamıştır. Böyle bir şey yok. Ama münferit orda hadiseler var. Bunu bahane ederek, ortamı daha fazla gerginleştirecek tutum ve tavırlar geliştirmeyi doğru bulmuyorum. Tabi buradan Diyarbakır Spor yöneticisi kardeşlerime de sesleniyorum: Lütfen hissi değil, serinkanlı bir şekilde durumu değerlendirmeli, şehir halkının maçlara devam edilmesi düşüncesi dikkate alınmalıdır. Duygusal davranarak Diyarbakır Spor çekildi. Bunu demeye hakkın yok. Böyle bir şey olmaz. Aynı Gaziantep'te namağlup Fenerbahçe uzatmalarda mağlup oldu. E olur...Olur...Sporun zaten güzelliği burada. Galibiyet eşittir beraberlik eşittir mağlubiyet. Bunu bileceksin. Olaya da böyle yaklaşacaksın. Eşimdi bu hafta Kayseri'de berabere kaldı. Ne yani feryat mı edeceğiz? Olur...Ama önemli olan nedir? Şimdi hani fairplay diyorlar. Mesele bu. Bütün bunlara rağmen bizim birliğimiz beraberliğimiz ne olacak? Perçinlenecek, daha sağlam olacak. Onun için Diyarbakır Spor'un yönetici kardeşlerime sakın ha böyle bir yanlışın içerisine girmeyin ve Diyarbakır'daki geleceğe yönelik o birliğin beraberliğin, barışın en önemli unsurlarından birisi olacak bu sportif faaliyetlerden Diyarbakır Spor'u ve Diyarbakır'ı men edemezsiniz.Buna hakkınız yok.
Ve tahriklere zemin vermeyeceğiz, aramıza sızmaya çalışan istismarcılara fırsat vermeyeceğiz...
Bu işi suhuletle, sağduyuyla, sabırla nihayete erdireceğiz...
Bu bir taviz süreci değildir. Türkiye Cumhuriyeti tüm kurumlarıyla dim dik ayaktadır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti her türlü sorunu çözebilecek bir donanıma, özgüvene de sahiptir.
Hiçbir sorunun altında ezilmek, hiçbir sorunu sineye çekmek Türkiye'ye yakışmaz. Biz, sorunlarımızı çözerek ileriye doğru yol almak durumundayız.
Geri dönüşleri bir şova dönüştürenleri, onu da söyleyim ben sil baştan derken geriye dönüşler noktasındaki düşüncemi söyledim, demokratik açılım sürecini değil. Demokratik açılımda sonuna kadar gideceğiz. Bu bir milli birlik, beraberlik, kardeşlik projemizdir, buradan taviz yok. Ama geriye dönüşte bunu şova dönüştürme gayreti içerisinde eğer olunacaksa kusura bakmasınlar orda buna müsaade edemeyiz, tıpkı Avrupa'dan dönüşü durdurduğumuz gibi. Niye? Aldığımız istihbarat bize onu gösteriyor. Dağ ile ilgili bunu gösteriyor. Biz birilerinin emriyle buraya gelen değil, ya 221. maddeden istifadeyle, demokratik açılım sürecinden istifadeyle, silaha bulaşmamış, silahı elinden bırakan varsa buyursun gelsin diyoruz bunu da zaten 221. maddede her şey açık ve net. Bu noktada söylüyoruz. Niye? Çünkü biz barıştan ve hoşgörüden yanayız da onun için ve onları bir terörist olarak görmüyoruz, görmek istemiyoruz. Varsa zaten karşılığını bulacaktır.Bu da bir gerçektir.
Ülkenin hassasiyetlerini hiçe sayanları, bu sürecin üzerine gölge düşürmek isteyenleri sorumlu davranmaya, sağduyulu davranmaya, aklı selime davet ediyorum.
Bu süreç, aynı zamanda ak ile karanın da ortaya çıkacağı bir süreçtir arkadaşlar...
Bu süreç, gerçekten büyük Türkiye özlemi içinde olanlarla, Türkiye'yi zaafa uğratmak ve bundan kendilerine çıkar sağlamak isteyen bir avuç istismarcının apaçık ortaya çıkacağı bir süreçtir.

Ve değerli arkadaşlarım bir konuyu daha sizlere burada yine hatırlatmak istiyorum. Bu son dönemde yine genleriyle oynanan gıda ürünleri noktasında Gıda Tarım Bakanlığımızın yayınladığı bir yönetmelik var. Şimdi medya bu konuyla ilgili maalesef Bakanımızın veya Bakanlığımızın yayınladığının tam aksine, bunu teşvik ettiği manasına köşe yazıları, haberler yapıyor. Tam aksine bu yönetmelik bunu teşvik eden değil, engelleyen, durduran bir yönetmeliktir. Lütfen bu yönetmeliği dikkatli okusunlar. Gerçi bu konuyla ilgili olarak bakanım bugün zannediyorum Meclis'te de bununla ilgili açıklamalarda bulunacak. Detaylar hakkında bilgi de verecek. Ben sadece başlığı atıyorum. Biz genleriyle oynanmış bu gıda ürünleri noktasında hassasız ve bu konuda kesinlikle Avrupa Birliği standartları dışında, yani "ABD böyle istiyor" hayır, Avrupa Birliği standartlarının dışında bir standardı zaten kabul etmedik ve yönetmelik de buna amirdir ama bunu okumadan sadece duyduklarıyla bunu yazıyorlar ve bunlar yanlış bilgilendirmedir. Lütfen bu sürece dikkat edelim ve tabi bir diğer konu, bu domuz gribi ile alakalı olarak da tabi birçok spekülasyonlar bu süreç içerisinde yapılıyor. Ama ben bütün vatandaşlarıma sadece bir şey tavsiye ediyorum: Lütfen bu süreç içerisinde öpüşmeyin. Bu süreç içerisinde, tokalaştığınızda lütfen ellerinizi yıkayınız. Dezenfekte imkanı varsa hemen dezenfekte ediniz. Aşı konusuna gelince, bu konuda Sağlık Bakanımla aynı düşünmüyorum. Onu da söyleyeyim. Kimseyi icbar edemeyiz. Bu konuda vatandaşım, kendi isteğine bağlı olarak böyle bir yolu tercih ederse eyvallah. Ama etmiyorsa, muhakkak yaptırmanız gerekir diye böyle bir kampanyanın sürdürülmesi doğru değildir, yanlıştır. Bunu daha önce de söyledim, yine söylüyorum. Ama ne diyorum: Bu konuda eğer ebeveyn kalkıp da "tamam ben bunu istiyorum" diyorsa bu olmalıdır. Çünkü otoriteler de bu konuda görüyorsunuz değişik değişik kanaatler belirliyor. Yani kimisi olmalıdır, kimsi olmamalıdır diyor. Öyleyse yapacağımız şey, siyasi irade olarak bunu isteğe bağlı hale getirmektir. Niye? Bunu yarın siyasi iradeye kimse faturasını kesmesin, cebren bu iş olmaz. İsteğe bağlı olarak olur ve isteğe bağlı olarak da biz hazırlıklarımızı yaptık, alt yapımız hazırdır. Aşılarımız vardır ve arzu eden, isteyene bunlar yapılıyor, yaptırılıyor, ücretsiz olarak. Biz tedbirlerimizi bu noktada aldık. Biz görevimiz de bu. Bunu da burada özellikle vurgulamak durumundayım. Ve ülkemizi çok daha güzel günler bekliyor. Ve inanıyorum ki sizler bu güzel günlerin hazırlayıcısı olacaksınız. Şu anda Demokratik Açılım ve Milli Birlik Projemizle ilgili inşallah hazırlıklarımız tamam, büyük ihtimalle önümüzdeki hafta Salı günü Meclis'e gelecek ve öngörüşmeyi Salı günü, 48 saat sonra da esastan görüşmeyi Perşembe günü olmak üzere Parlamentomuzda yapacağız. İlgili arkadaşlarımız hep birlikte orada ne gerekiyorsa bunların hepsini söyleyeceğiz. Muhalefet de ne gerekiyorsa, ne biliyorsa hepsini orda söylesin. Biz yine notlarımızı alacağız. Paylaşabildiklerimizi paylaşacağız. Ve geleceğe de emin adımlarla hep birlikte el ele omuz omuza yürüyeceğiz.

Hepinize başarılı bir hafta temenni ediyorum ve kalın sağlıcakla diliyorum...

 


ana sayfa | haberler sayfası